acaba hangi kanunla medâr-ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre ve hasta ve çok ihtiyar ve garîb ve münzevînin odasına, büyük bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak; hem evrâdından ve levhalarından başka bir bahâne de bulmamak; acaba dünyada hiçbir kanun ve hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dâhilde o kadar dâhilî ve haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdûd birkaç arkadaşına bedel binler diplomatları kendisine tarafdâr kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâsa zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, arkadaşlarına yazıp, “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız.” dediği ve iki cereyan bu çekinmesinden O’na zarar verdikleri; eskisi evhâmından, yenisi de “Bize yardım etmiyor.” diye O’na çok sıkıntı verdikleri hâlde ve ehl-i dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp, kendi âhiretiyle meşgul olan bir bîçârenin âhiret meşguliyetine bu kadar ilişmeye hangi kanun müsâade ediyor? Ve vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatlarına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme, medâr-ı mes'ûliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayat-ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakîki nokta-i istinâdı olan Âlem-i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iâde ve takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı, tenkid niyetiyle, Dâhiliye Vekili’nin emriyle üç ay tedkikten sonra tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip “Kıymetdâr eser” diye, Diyânet Kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ-yı Mûsa gibi Nur eczâlarını, evrak-ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermeye acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf müsâade eder mi?...
Sekizincisi: Yirmi sene sıkıntılı ve sebebsiz bir nefiyden sonra serbestiyet verildiği vakit, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu memleketine gitmeyerek; gurbeti, kimsesizliği tercih edip –tâ ki, dünya ve hayat-ı ictimâiyeye ve siyasete temâs etmesin– ve çok sevâblı olan câmideki cemâatin hayrını bırakıp odasında yalnız oturmasını tercih eden, yani halkın hürmetinden çekinmek gibi bir hâlet-i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle ve yüzbinler kıymetdâr Türk zâtların tasdikiyle, bir dindar, müttakì Türk’ü lâkayd çok Kürdlere tercih eden; hattâ mahkemede, Hâfız Ali gibi kuvvetli îmânı bulunan Türk kardeşlerini, yüz Kürd’e değiştirmediğini isbât eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle ve âsârıyla İslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve şedîd düşmanına karşı menfî
