etmek nev'inden, kanunsuz ve keyfî bu taarruz hâdisesinin mâhiyeti şudur ki: Ben, Risale-i Nur mesleğinin esâsı olan şefkat itibariyle, bir masûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere değil ilişmek, hattâ bedduâ da edemiyorum. Hattâ en şiddetli ve garazla bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde; değil maddî, belki bedduâ ile de mukàbeleden beni o şefkat men'ediyor. Çünkü o zâlim gaddârın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyar bîçârelere, veya evlâdı gibi masûmlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o dört-beş masûmun hatırına binâen o zâlim gaddâra ilişmiyorum; bazen de helâl ediyorum.
İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat'iyyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu nur şâkirdleri manevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar.” dedikleri ve bu hakikate binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdik ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiçbir vukûât kaydetmemesi ile tasdik ve te'yid ettikleri hâlde; o bîçâre adamın, ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulunmamakla beraber; yüz cinayeti bulunan bir adam gibi, hattâ Kur'ânı ve başındaki levhalarını evrak-ı muzırra gibi toplamak, acaba dünyada hangi kanun müsâade eder?
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle, dünyanın muvakkat şân ü şerefinin ve enâniyetli hodfürûşluk ve şöhret-perestliğin ne kadar zararlı ve ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu –hadsiz şükrolsun ki– Kur'ân’ın feyziyle anlamış bir adam; o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs-i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyetle benliği bırakmak ve tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için elden geldiği kadar çalıştığına, O’na hizmet veya arkadaşlık edenler kat'î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn-ü zan ve teveccüh-ü nâs ve şahsını medih ve senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçması ve hem hàs kardeşlerinin O’nun hakkındaki hüsn-ü zanlarını reddedip, o hàlis kardeşlerinin hatırlarını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onların, O’nun hakkında medihlerini ve ziyâde hüsn-ü zanlarını kırması ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale-i Nur’a ve dolayısıyla Nur Şâkirdlerinin şahs-ı manevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbât ediyor ki; şahsını beğendirmeye çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde; O’nun rızâsı olmadan bazı dostları, uzak bir yerden O’nun hakkında ziyâde hüsn-ü zan edip, medhederek bir makam vermesi ve Kütahya havâlisinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle,
