“Ya Rab! Erzurum’dan imdâdıma yetişen bu iki zâtın münâkaşasını musâlahaya tebdil et.” diye duâ ettim. Risale-i Nur’un İhlâs Lem'alarında denildiği gibi; şimdi ehl-i îmân, değil Müslüman kardeşleriyle belki Hıristiyan’ın dindar rûhânileriyle ittifak etmek ve medâr-ı ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, nizâ' etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor. Senin hamiyet-i diniyen ve tecrübe-i ilmiyen ve Nurlara karşı alâkan sebebiyle, senden ricâ ediyorum ki; Sabri ile geçen mâcerayı unutmağa çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü, O kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri lüzumsuz münâkaşa ile söylemiş.
Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffâret olur. Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nur’a ve Nur vâsıtasıyla îmâna öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlîcenâblığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız. Sahâbelerin bir kısmı, o harblerde, adâlet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer'iyeyi düşünüp, tâbi olarak, Hazret-i Ali’nin (R.A.) takib ettiği adâlet-i hakîkiye ve azîmet-i şer'iye ile beraber; zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terkedip, muhâlif tarafa bu ictihâd neticesinde girdiklerini; hattâ, İmâm-ı Ali’nin (R.A.) kardeşi Ukayl ve Habrü'l-ümme ünvânını alan Abdullâh İbn-i Abbâs dahi, bir vakit muhâlif tarafında bulunduklarından, hakîki ehl-i Sünnet Ve'l-cemâat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esâsiye-i şer'iyeye binâen طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmayı ve bahsetmeyi câiz görmüyorlar. Çünkü, i'tirâza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük Sahâbelere, hattâ muhâlif tarafında bulunan Âl-i Beyt’in bir kısmına ve Talha (R.A.) ve Zübeyr (R.A.) gibi Aşere-i Mübeşşere’den büyük zâtlara i'tirâza başlar, zemm ve adâvet meyli uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı kapamak tarafdârıdır. Hattâ, Ehl-i Sünnetin ve İlm-i Kelâmın azîm imâmlarından meşhûr Sa'deddin-i Taftazanî, Yezid ve Velîd hakkında tel'in ve tadlîle cevâz vermesine mukâbil; Seyyid Şerîf-i Cürcânî gibi Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velîd zâlim ve gaddâr ve fâcirdirler; fakat, sekerâtta îmânsız gittikleri gaybîdir ve kat'î bir derecede bilinmediği için, şahısların hakkında nass-ı kat'î ve delil-i kat'î bulunmadığı vakit, îmânla gitmesi ihtimali ve tövbe etmek ihtimaliyle öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِمِينَ وَالْمُنَافِقِينَ gibi umumî bir ünvân ile lânet câiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur.” diye Sa'deddin-i Taftazanî’ye mukàbele etmişler.
