İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 406 / 683
406

kemâlât-ı rubûbiyeti acz ve kusur ile lekedâr olması, hiçbir cihet-i imkânı yok, hiçbir akıl ihtimal vermez, yüz muhâl içinde birden bulunur, dâire-i imkân haricinde bâtıl ve mümteni'dir.

Çünkü nâzenîn ve nâzdâr beslediği ve akıl ve kalb gibi cihâzâtla saâdet-i ebediyeye ve âhirette bekà-i dâimîye iştiyak hissini verdiği hâlde onu ebedî i'dâm etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar taktığı hâlde onu dirilmemek üzere bütün cihâzâtını ve binler fâideleri bulunan isti'dâdâtını âkıbetsiz bir ölümle fâidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün isrâf etmek, ne derece hilâf-ı hikmet ve binler vaîd ve ahidlerini yerine getirmemek ile –hâşâ– aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet-i saltanata ve o kemâl-i rubûbiyete zıttır, her zîşuûr anlar. Bunlara kıyâsen inâyet ve adâleti tatbik eyle... İşte Hàlık’ımızdan sorduğumuz âhirete dair suâlimize Rahmân, Hakîm ve Âdil ve Kerîm ve Hâkim isimleri mezkûr hakikatle cevab veriyorlar, şeksiz, şübhesiz, güneş gibi âhireti isbât ediyorlar.

Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz; öyle ihâtalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esmâ-i İlâhiyeye karşı lisân-ı hâl ile tesbihâtına dair sahife-i a'mâlini, misâlî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh-i mahfûzun nümûnecikleri olan kuvâ-yı hâfızalarında ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhânesi olan kuvve-i hâfızasında ve sâir maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdırır, zaptederek muhâfaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve deliller ve nümûneler kuvvetiyle ﴾ وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ ﴿ âyetindeki en acîb bir hakikat-i haşriyeyi kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek-i ekberinde milyarlar dil ile kâinâta ilân eder. Ve başta nev'-i insan olarak bütün zîhayatlar ve bütün eşya, fenâya düşmek ve ademe sukùt etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev'-i beşer olarak zîhayatlar i'dâm edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekàya terakkî ile ve devama tasaffî ile ve sermedî vazifeye isti'dâdıyla girmek için halk olunduklarını gayet kuvvetli isbât eder.

Evet, her baharda müşâhede ediyoruz ki; güz mevsimi kıyâmetinde vefât eden hadsiz nebâtât, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum ﴾ وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ ﴿ âyetini okuyup bir mânâsını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misâlleriyle tefsir ederek o azametli hafîziyete şehâdet eder.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.