hücuma geçiyorlar; tâ ki dine hizmet edenleri âtıl vaziyete getirip, dinî inkişafa mâni olsunlar; îmânsızlığın, ahlâksızlığın revâc bulmasını te'min etsinler. Demokrasi devrinde ve din hürriyetine müsâade edildiği bu zamanda böyle olursa; “Din zehirdir” diye millet kürsüsünden ilânat yapıldığı bir devirde dindarlara, hususan İslâmî gelişme ve inkişafa hizmet edenlere nasıl davranıldığı kolayca anlaşılır...
Devr-i sâbıkta, Üstad ve Nur Talebelerini mahkemeye sevkedenler arasında öyleleri çıkmış ki; kanun perdesi altında menfî ideolojilerine, şahsî kin ve ihtiraslarına göre hareket etmişler. Vazifelerinin icâbını yapmaları lâzımgelirken sanki vatan ve millet hâinlerini yakalamış gibi çeşitli hakaret ve iftiralarla Bediüzzaman ve talebelerine hücum etmişler; mahkeme berâet vermişken kanunu tatbik etmekle mükellef bazıları, Said Nursî için yakında i'dâm edileceği şâyiasını etrafa yaymaktan sıkılmamışlardır. Biz, bu yazılarla onlar aleyhinde konuşmak değil, bir hakikati beyân etmek istiyoruz. Belki onlardan birçoğu, bu hareketinde mâzûrdur, mecburen yapmıştır. Her ne olursa olsun bu muâmeleler isbât ediyor ki; Bediüzzaman’ın muhâkeme olunduğu, mahkemeye sevkedildiği tarihlerde gizli dinsizler, ifsad komiteleri fa'âliyette idiler. Mahkeme eliyle mahkûm edemedikleri ve da'vâsına mâni olamadıkları Said Nursî’ye, insafsızca iftiralarda, yalan propagandalarda bulunacaktılar ve bulundular. Bu elîm vaziyeti gören her insaf sâhibi, Onun müstakîm bir din adamı, hakikat adamı olduğunu söylemekten çekinmemiştir. Binâenaleyh Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında tekrarla ve ısrarla devam edegelen takdirkâr yazı ve takrizlerin neşredilmesinin bir mühim âmili de bu olsa gerektir ve tenkid edilmemelidir. Nazar-ı dikkatle bu zâtı ve eserlerini temâşâ edenler, kemâl-i takdirle tebrik ve senâdan kendilerini alamamışlardır.
Bilhassa mahkûm ettirilmek için sevkedildiği mahkemeler ve ehl-i vukûflar, eserlerini ve hayatını tedkikten sonra, eserlerinde görünen kemâlât ve güzelliği tasdik etmişlerdir. Şu hâlde; milletin en zekî ve ferâsetli tabakasının, ehl-i akıl ve kalbin yarım asırdan beri devam edegelen ve gittikçe umumiyet kesbeden Said Nursî ve Risale-i Nur hakkındaki kanâat ve ifâdeleri, gerçekten büyük bir hakikatin tezâhürü olarak kabûl edilmek icâb eder. ∗∗∗
Suâl: Mâdem Allah Alîmdir; Onun bilmesi ve iltifatı kâfîdir. Ehl-i kemâl büyük zâtlar, dâima kendilerini setretmişler. Hem bâkî bir âlemde hakikatler bütün çıplaklığıyla ortaya döküleceğine göre; ne için Risale-i Nurun meziyetleri, İlâhî inâyet ve ikramlar çoklukla zikredilmiş; Said Nursî’nin Hizmet-i Kur'âniyesi esnâsında mazhar olduğu hàrika
