hususan ehl-i fazl ve kemâl ise; bu câmide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar-ı dikkat ona çevrilir. Eğer İslâmiyetin bir sırr-ı esâsı olan ihlâs ve rızâ-yı İlâhî cihetinde, Kur'ân-ı Hakîm’in ders verdiği ahkâm ve hakàik-ı kudsiyeye dair harekât ve a'mâl ondan sudûr etse, lisân-ı hâli ma'nen Âyât-ı Kur'âniyeyi okusa; o vakit ma'nen Âlem-i İslâm’ın herbir ferdinin vird-i zebânı olan اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâsında dâhil olup hissedar olur ve umumu ile uhuvvetkârâne alâkadar olur. Yalnız hayvanat-ı muzırra nev'inden bazı ehl-i dalâletin ve sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmakların nazarlarında kıymeti görünmez. Eğer o adam, medâr-ı şeref tanıdığı bütün ecdâdını ve medâr-ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve rûhen nokta-i istinâd telâkki ettiği selef-i sâlihînin cadde-i nurânîlerini terkedip heveskârâne, hevâ-perestâne, riyâkârâne, şöhret-perverâne, bid'akârâne işlerde ve harekâtta bulunsa; ma'nen bütün ehl-i hakikat ve ehl-i îmânın nazarında en alçak mevkie düşer.
اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ
Sırrına göre; ehl-i îmân ne kadar âmî ve câhil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfürûş adamları; soğuk görür, ma'nen nefret eder.
İşte, hubb-u câha meftûn ve şöhret-perestliğe mübtelâ adam (ikinci adam) hadsiz bir cemâatin nazarında esfel-i sâfilîne düşer. Ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında muvakkat ve menhus bir mevki kazanır ﴾ اَلْاَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّقِينَ ﴿ sırrına göre; dünyada zarar, berzahta azâb, âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur.
Birinci sûretteki adam, farazâ hubb-u câhı kalbinden çıkarmazsa, fakat ihlâsı ve rızâ-yı İlâhîyi esâs tutmak ve hubb-u câhı hedef ittihàz etmemek şartıyla; bir nev'i meşrû makam-ı manevî, hem muhteşem bir makam kazanır ki, o hubb-u câh damarını tamamıyla tatmin eder. Bu adam az, hem pek az ve ehemmiyetsiz bir şey kaybeder; ona mukâbil, çok, hem pek çok kıymetdâr, zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç yılanı kendinden kaçırır; ona bedel, çok mübârek mahlûkları arkadaş bulur, onlarla ünsiyet eder. Veya ısırıcı yabânî eşek arılarını kaçırıp, mübârek rahmet şerbetçileri olan arıları kendine celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi, öyle dostlar bulur ki; dâima duâlarıyla âb-ı kevser gibi feyizler, Âlem-i İslâm’ın etrafından onun rûhuna içirilir ve defter-i a'mâline geçirilir.”
M. Kemâl Paşa i'tirâz ile içindeki niyet ve hâlet-i rûhiyesini ifâde ile Bediüzzaman’ı kendine çekmek ve nüfûzundan istifade etmek ister.
