dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümîdiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlâhî ve Mu'cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını def'eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhûriyede, doğrudan doğruya Kur'âna istinâd eden ve Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinâd yapacak ve İslâmiyetin hakikatinde mevcûd kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydâna getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere mecliste çalışıyordu. Fakat, pek kuvvetli mâniler karşısına çıktı.
Âlem-i İslâmı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiâze ettiği (Allaha sığındığı) bir zamanın ve fitneyi ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu. Bir gün riyâset odasında, M. Kemâl Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nâm kazanmak emeliyle, Şeâir-i İslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve vatan ve Âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlîd edeceğini, eğer bir inkılâb yapmak icâb ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyete müteveccihen Kur'ânın kudsî kanun-u esâsîsi noktasından yapmak lâzım geldiği meâlinde ihtarlarda bulunur ve şu temsîli ders verir. (Mektûbat “Altıncı Risale olan Altıncı Kısım Birinci Desîse”)
Meselâ: Ayasofya Câmii, ehl-i fazl ve kemâlden mübârek ve muhterem zâtlarla dolu olduğu bir zamanda, tek-tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup; câmiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebîlerin eğlence-perest seyircileri bulunsa, bir adam o câmiye girip ve o cemâat içine dâhil olsa; eğer güzel bir sadâ ile şirin bir tarzda Kur'ândan bir aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatin nazarları ona döner, hüsn-ü teveccühle, manevî bir duâ ile, o adama bir sevâb kazandırırlar. Yalnız, haylaz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek-tük ecnebîlerin hoşuna gitmeyecek. Eğer o mübârek câmiye ve o muazzam cemâat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edebsizcesine fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa; o vakit o haylaz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebîlerin istihzâkârâne tebessümlerini celbedecek. Fakat umum o muazzam ve mübârek cemâatin bütün efrâdından, bir nazar-ı nefret ve tahkîr celbedecektir. Esfel-i sâfilîne sukùt derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.
İşte aynen bu misâl gibi; Âlem-i İslâm ve Asya, muazzam bir câmidir. Ve içinde ehl-i îmân ve ehl-i hakikat, o câmideki muhterem cemâattir. O haylaz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlâksızlar, frenk-meşreb, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebî seyircileri ise, ecnebîlerin nâşir-i efkârı olan gazetecileridir. Herbir Müslüman,
