düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zâlim bir cebbâr, en hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım! Beni zindâna atar, yâhut i'dâm sehpasına götürür, hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdânı zulümkârlığa dayanabilseydi Said bugün asılmış ve masûmlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musîbetle geçti. Cem'iyetin îmânı, saâdet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı fedâ ettim. Helâl olsun. Onlara bedduâ bile etmiyorum. Çünkü, bu sâyede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yâhut birkaç milyon kişinin –Adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon savcısı beşyüzbin demişti. Belki daha ziyâde– îmânını kurtarmağa vesile oldu. Ölmekle, yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar îmânın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamdolsun.
Sonra, ben cem'iyetin îmân selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne Cennet sevdâsı var, ne Cehennem korkusu. Cem'iyetin, yirmi beş milyon Türk cem'iyetinin îmânı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun! Kur'ânımız yeryüzünde cemâatsiz kalırsa Cennet’i de istemem, orası da bana zindân olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa râzıyım; çünkü vücûdum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!
Hazret coşmuştu. Bir yanardağ gibi lâvlar saçıyordu! Bir fırtına gibi gönül denizini dalgalandırıyordu. Bir şelâle gibi haşmetli zemzemelerle rûhun en derin noktalarına çarpıyordu. Çok heyecanlanmıştı. Millet kürsüsünde coşmuş bir hatîb gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu. Yorulduğunu hissettim. Bu heyecanlı bahsi değiştireyim, dedim.
— Mahkemede sıkıldınız mı? diye sordum.
............................
Dinî tedrîsata, kadınlarımızın, muhterem hemşirelerimizin, terbiye-i İslâmiye dâiresinde iffet ve şereflerini muhâfaza etmelerine tarafdâr olmanın, bir suç olduğuna dair kanunlarda bir madde var mı? “Kalbe gelen hakikat” gibi tâbirleri de şahsî nüfûz te'mini maksadına delil göstermelerinin mânâsını da bu ilimle, hukukla meşgul doçentlerden sorarım.
Üstadla görüşmemiz çok uzamıştı. Müsâade alıp ayrıldığım zaman vakit hayli geçmişti.
1952
Eşref Edip ∗∗∗
