sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semâvî fermânlarda ona saâdet-i ebediyeyi ve bekà-i uhreviyeyi kat’î va'd ve ahdettiği hâlde, elbette ve hiçbir şübhe olmaz ki; bahar kadar kudretine kolay gelen dâr-ı saâdeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyâmeti getirecek diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hàlık’ımızdan sormamıza cevab veriyorlar.
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ ve nebâtî ve hayvanî üçyüz bin nev'i haşrin ve neşrin nümûnelerini icâd eden bir kudret, Muhammed ve Mûsa Aleyhimesselâtü Vesselâm’ların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayâlen getirilip bakılsa, haşrin ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda gösterdiği görülecek (Hâşiye) [^7] ve böyle bir kudretten haşr-i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
[^7]:(Hâşiye) Sâbık herbir bahar, kıyâmeti kopmuş, ölmüş ve karşısındaki bahar onun haşri hükmündedir...
Hem mâdem nev'-i beşerin en meşhûrları olan yüzyirmidört bin peygamberler ittifak ile saâdet-i ebediyeyi ve bekà-yı uhrevîyi Cenâb-ı Hakk’ın binler va'd ve ahdlerine istinâden ilân edip mu'cizeleriyle doğru olduklarını isbât ettikleri gibi, hadsiz ehl-i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikate imza basıyorlar. Elbette o hakikat güneş gibi zâhir olur, şübhe eden divâne olur...
Evet, bir fende ve bir san'atta mütehassıs bir-iki zâtın o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisası olmayan bin adamın, –hattâ başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar– muhâlif fikirlerini hükümden iskàt ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ, Ramazan hilâlini yevm-i şekte isbât etmek ve “süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi rû-yi zeminde var” diye da'vâ etmekte iki isbât edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip da'vâyı kazanıyorlar. Çünkü, isbât eden yalnız bir ceviz-i hindîyi veyâhut yerini gösterse kolayca da'vâyı kazanır. Onu nefy ve inkâr eden, bütün rû-yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbât edebildiği gibi; Cenneti ve dâr-ı saâdeti ihbar ve isbât eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle da'vâyı kazandığı hâlde, onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbât ile da'vâyı kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, “hususî bir yere bakmayan ve îmânî hakikatler gibi umum kâinâta bakan nefiyler, inkârlar (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbât edilmez” diye ehl-i tahkîk ittifak edip bir düstur-u esâsî kabûl etmişler.
