İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 330 / 683
330

mağrûr ve enâniyetli ediplerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz.. veyâhut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz” diye ilân ettiği hâlde; o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

Hem Kur'ânın dostları, Kur'âna benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi, Kur'âna mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakkî eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor; hiçbirisinin Ona yetişemediğini; hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: “Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez.. Demek, mertebe-i belâğatı, umumun fevkındedir.

Hattâ bir adam, ﴾ سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da, kendini Kur'ândan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; mevcûdât-ı âlem perîşan, karanlık, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak, hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda, kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ânın lisânından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât, bir câmi-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşâhede etti ve bu âyetin derece-i belâğatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyâsla, Kur'ânın zemzeme-i belâğatı, arzın nısfını ve nev'-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı, kemâl-i ihtiramla ondört asır bilâ-fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

Dördüncü Nokta: Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ânı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti, halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.

Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, on

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.