mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek; iki velî, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir-i şerîata muhâlif ve hatâsı zâhir bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen ﴾ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ ﴿ deki ulüvv-ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm-ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale-i Nurun erkânlarını haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerden kurtarmak lüzumuna binâen; ve ehl-i ilhâdın iki tâife-i ehl-i hakkın mâbeynindeki husûmetten istifade ederek, birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerhedip ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini yere vurmak ve çürütmekten ictinâben; Risale-i Nur şâkirdleri, bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızları hiddet ve tehevvürle ve mukàbele-i bilmisil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, medâr-ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzûr biliyor; ondan nizâ' çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor.
Ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî meşrebler ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nura ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn-ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler; belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere, îtidâl-i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerektir.
Fâş etmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki: Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs-ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki – ekseriyetle – Hicaz’da bulunan kutb-u a'zamın tasarrufundan haric olduğu gibi onun hükmü altına girmeye de mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imâm gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskiden, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsini, o imâmlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A'zam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamandaki, şâkirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binâen Mekke-i Mükerreme’de dahi – farz-ı muhâl olarak – Risale-i Nur aleyhinde bir i'tirâz kutb-u
