giriştiği ve hey'et-i umumiyesine Risale-i Nur adını verdiği ve kısım kısım yazdırdığı bu eserlerini muhtelif vâsıtalarla gizli gizli çoğalttırarak Antalya, Aydın, Milas, Eğirdir, Dinar ve Van gibi mıntıkalarda, adamlarının delâletiyle neşr ve ta'mîm ettirdiği, bu eserlerden devletin emniyet-i dâhiliyesini ihlâl edebilecek olanlarına mahrem ve yarım mahrem diyerek işâretler koyduğu ve bu sûretle istihdaf ettiği gayesini kendisinin de kabûl ve izhâr etmiş bulunduğu” hakkındaki fıkraya karşı, şu kat'î ve izâhlı cevabın, sizin evvelce zabtınıza geçen “Son Müdafaa” nâmındaki otuzbeş sahifelik müdafaâtımı i'tirâznâme olarak takdim ile beraber derim ki:
Yüzbin defa hâşâ!.. Îmân ilmini rızâ-yı İlâhîden başka bir şeye âlet etmemişim ve edemiyorum ve kimsenin de hakkı yoktur ki edebilsin. Ve Risale-i Nur nâmı altındaki yüz yirmibeş risale, yirmi sene zarfında te'lif edilmiş.
Mahrem dediğimiz risaleler ise, üç tanesi bize gurur ve riyâya medâr olmamak için mahrem demişim. Şimdi ise, o setr-i mahremin bir köşesini fâşetmeye mecbur olarak derim ki, o mahremlerden birisi, kerâmet-i Gavsiye; ikinci, kerâmet-i Aleviye; üçüncü, sırr-ı ihlâsa ait risalelerdir ki; o iki kerâmet, benim haddimden yüz derece fazla ve Hizmet-i Kur'âniyemi takdir sûretinde, Hazret-i Ali ile Hazret-i Gavs’ın işâretleridir. Ve riyâdan, gururdan, enâniyetten kurtaracak sırr-ı ihlâsa dair risaleye, en hàs kardeşlerime mahsûs olarak, mahrem denmiştir. Âsâyiş-i dâhiliye ile bunların ne münâsebeti var ki onlar medâr-ı itham oluyorlar! İkinci kısım mahremler ise “Dâru'l-Hikmet” de ve dokuz sene evvel Avrupa i'tirâzâtına ve Doktor Abdullâh Cevdet’in dinsizce hücumlarına karşı yazdığım bir-iki risale ve bazı memurların bana insafsızcasına ve gaddârâne tecâvüzlerine karşı şekvâ sûretinde yazdığım iki küçük risaledir ki; son müdafaâtımda bahsetmişim. Bu dört risalenin te'lifinden bir zaman sonra, serbestî kanunlarına ve hükûmetin işine hiçbir cihette temâs etmemek için, onların neşrini men'edip, “Mahremdir” demişim; en hàs bir-iki kardeşime mahsûs kalmıştır. Delilim de şudur ki; bu kadar taharriyâtınızda, o mahrem denilen risalelerin hiçbir yerde bulunmamasıdır. Yalnız umumunun fihristesi elinize geçmiş, o fihristeye göre bu noktalardan istizaha lüzum görülmüş; ben de cevab vermişim, o cevab da zaptınıza geçmiştir.
İddianâmede, müteaddid mıntıkalar ve Risale-i Nurun neşir ve ta'mîmine adamlar vâsıtasıyla çalıştığım beyân ediliyor. Cevaben derim ki:
Ben bir köyde, gurbette, kimsesiz, hüsn-ü hattım yok iken; tarassud altında, herkes benim muâvenetimden çekinirken; yalnız gayet mahdûd
