Birisi: “Sizler, düşünüp, böyle bir tevâfuku rast getirmişsiniz” diyebilirler... “Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir.” Buna karşı deriz ki: Bir da'vâda iki şâhid-i sâdık kâfîdir. Bu da'vâmızdaki kasd ve irâdemiz taalluk etmeyerek, üç-dört sene sonra muttali' olduğumuza yüz şâhid-i sâdık bulunabilir. Bu münâsebetle bir nokta söyleyeceğim Bu kerâmet-i i'câziye, Kur'ân-ı Hakîm belâğat cihetinde derece-i i'câzda olduğu nev'inden değildir. Çünkü, İ'câz-ı Kur'ânda, kudret-i beşer o yolda giderek, o dereceye yetişemiyor. Şu kerâmet-i i'câziye ise, kudret-i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. (Hâşiye) [^6]
[^6]: (Hâşiye) Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâretinde; bir nüshada, bir sahifede dokuz Kur'ân tevâfuk sûretinde bulunduğu hâlde birbirine hat çektik, mecmûunda Muhammed lafzı çıktı. O sahifenin mukâbilindeki sahifede sekiz Kur'ân tevâfukla beraber, mecmûunda Lafzullâh çıktı. Tevâfukâtta böyle bedî' şeyler çok var. Bu hâşiyenin meâlini gözümüzle gördük. Bekir, Tevfik, Süleyman, Gâlib, Said
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: İşâret-i hàssa, işâret-i âmme münâsebetiyle bir sırr-ı dakîk-ı Rubûbiyet ve Rahmâniyete işâret edeceğiz:
Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu mes'eleye mevzû edeceğim. Sözü de şudur ki; bir gün güzel bir tevâfukâtı ona gösterdim, dedi: “Güzel! Zâten her hakikat güzeldir. Fakat bu sözlerdeki tevâfukât ve muvaffakıyet daha güzeldir.” Ben de dedim: “Evet, herşey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. Ve bu güzellik, rubûbiyet-i âmmeye ve şümûl-ü rahmete ve tecellî-i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakıyetteki işâret-i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet-i hàssaya ve rubûbiyet-i hàssaya ve tecellî-i hàssaya bakar bir sûrettedir.” Bunu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Bir pâdişahın umumî saltanatı ve kanunu ile, merhamet-i şâhânesi umum efrâd-ı millete teşmîl edilebilir. Her ferd, doğrudan doğruya o pâdişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O sûret-i umumiyede, efrâdın çok münâsebât-ı hususiyesi vardır. İkinci cihet, pâdişahın ihsânat-ı hususiyesidir ve evâmir-i hàssasıdır ki; umumî kanunun fevkınde, bir ferde ihsân eder, iltifat eder, emir verir.
İşte bu temsîl gibi; Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hàlık-ı Hakîm ve Rahîm’in umumî rubûbiyet ve şümûl-ü rahmeti noktasında herşey hissedardır. Herşeyin hissesine isabet eden cihette, hususî Onunla münâsebetdârdır. Hem kudret ve irâde ve ilm-i muhîtiyle herşeye tasarrufâtı, herşeyin en cüz'î işlerine müdâhalesi, rubûbiyeti vardır. Herşey, her şe'ninde Ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir.
