üzere– yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hàlık-ı Rahîmim, o tecridi, benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak Kur'ân-ı Hakîmin feyzini, olduğu gibi almağa vesile etti. Hem ehl-i dünya, bidâyette, iki sene zarfında iki âdi mektûb yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misâfirin sırf Âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîmim ve Hàlık-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şühûr-u selâsede, beni bir halvet-i merğûbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymağa çevirdi. “Elhamdülillâhi alâ külli hâl.” İşte hâl ve istirahatim böyle...
İkinci Suâliniz: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
Elcevab: Şu mes'elede ben Kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu mânânın hakikati şudur ki: Başa gelen her işte iki sebeb var; biri zâhirî, diğeri hakîki. Ehl-i dünya zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise, sebeb-i hakîkidir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti; sebeb-i hakîki ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: “Şu adam, ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır” ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlâhî ise: Benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi. Mâdemki nefyimde Kader hâkimdir ve o Kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev'inden bir şeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.
Başlarını yesin, dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini büsbütün terkettiğim hâlde; düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara müracaatla o evhâmlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştihâm olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezârette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görünmedi. Demek Kur'ân-ı Hakîmin hizmetinin bütün siyasetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydân vermiyor.
