irâde etmiş ki; bu müstesnâ zâtı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan Risale-i Nur şahs-ı manevîsi itibariyle bütün hakàikta “Üstad-ı Küll” hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet hakikatlerinin bir aks-i nurunu ve tecellîsini Risale-i Nur şahs-ı manevîsinde dercederek, ehl-i hakikat ve kemâli hayretle baktırmış ve böylece, Risalet-i Ahmediye ve Hakikat-i Muhammediyenin câmi' bir âyinesi olan Risale-i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüş, erimiş; fakat ma'nen bütün Âlem-i İslâm olarak tevellüd etmiş, bekà bulmuştur. Ve tâ kıyâmete kadar Risale-i Nur bâkî kalacak ve dâima tekemmül edecektir. Hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının icâdından lâkayd kalmayan ve o kanadın zerrelerinde pek çok hikmet ve maslahatları takib eden Sâni'-i Zülcelâl, Risale-i Nur ile onun te'lif edildiği menzillerle ve Nur Müellifinin kudsî vazifelerini gördüğü yerlerle alâkadar olmasın ve öyle kudsî hizmetlere hàdim (hizmet eden) olan mekânlar ve Dershâne-i Nuriyeler ve şecere-i mübârek, rahmetin kasd-ı tahsîsinden haric kalsın? Kat'iyyen mümkün değildir!
Said Nursî Hazretleri Barla’da iken, yaz aylarında bazen Çam Dağı’na çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı. Bulundukları dağ hayli yüksekti. Barla Dershâne-i Nuriyesinin önündeki çınar ağacının tepesindeki kulübeciği gibi, Çam Dağı’nın en yüksek tepesinde olan iki büyük ağaç üzerinde Dershâne-i Nuriye mânâsında birer menzili vardı. Bu çam ve katran ağaçlarının tepelerinde, Risale-i Nurla meşgul oluyordu. Hem ekser zamanlar, Barla’dan, bu ormanlık havâliye gelip giderdi. Ve derdi ki: “Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayı’na değişmem!”
Şimdi sözü burada keserek, Üstad’ın Risale-i Nuru te'lif ettiği mezkûr Çam Dağı’nda ve Barla Nahiyesi’ndeki hayatına ve Risale-i Nurun mâhiyetine ait risale ve mektûblardan birkaçını aşağıya dercediyoruz. ∗∗∗
