İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 125 / 683
125

Yukarıda bir nebze zikredilmişti ki, Bediüzzaman, Hakàik-ı Kur'âniyeye (Hâşiye) [^36] ait oniki te'lifâtını tab'ettirmişti. Bu eserlerden üç-dördü Türkçe olup, mütebâkisi Arabîdirler. Bu zamana kadar hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarz-ı beyân ve ifâde ile hakikatleri isbât ediyorlar.

[^36]:(Hâşiye) Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin İstanbul'da ve bir kısmını bilâhare Ankara'da tab' ile neşrettiği o zamanki eserleri, kırk sene sonra "Arabî Mesnevî-i Nuriye" ismiyle bir arada bir mecmua hâlinde neşredildi. İşte bu Mesnevî-i Nuriyenin mukaddimesinde bu eserler hakkında diyor: "Kırk-elli sene evvel eski Said, ziyâde ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için hakikatü'l-hakàika karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi, yalnız kalben harekete kanâat edemedi. Çünkü aklı, fikri hikmet-i felsefe ile bir derece yaralı idi; tedâvi lâzımdı. Sonra; hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek istedi. Baktı; onların herbirinin ayrı, câzibedâr bir hàssası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmâm-ı Rabbânî de, ona gaybî bir tarzda "Tevhid-i kıble et" demiş. Yani: "Yalnız bir Üstad'ın arkasından git." O çok yaralı Eski Said'in kalbine geldi ki: Üstad-ı hakîki Kur'ândır, tevhid-i kıble bu üstadla olur, diye yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem rûhu, gayet garîb bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmâresi de, şükûk ve şübehâtıyla onu manevî ve ilmî mücâhedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil, belki İmâm-ı Gazâlî, Mevlâna Celâleddin ve İmâm-ı Rabbânî gibi kalb, rûh ve akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, Kur'ânın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, Hattâ, وَفِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ hakikatine mazhar olduğunu Yeni Said'in Risale-i Nur'uyla göstermiş. Mevlâna Celâleddin, İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Gazâlî gibi akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, herşeyden evvel kalb ve rûhun yaralarını tedâvi ve nefsinin evhâmdan kurtulmasını te'mine çalışıp Felillâhilhamd Eski Said, Yeni Said'e inkılâb etmiş. Aslı Fârisî, sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerîf gibi, o da, Arapça bir nev'i mesnevî hükmünde "Katre", "Hubâb", "Habbe", "Zühre", "Zerre", "Şemme", "Şu'le", "Lem'alar", "Reşhalar", "Lâsiyyemâlar" ve sâir dersleri ve Türkçe de "Nokta" ve "Lemeât"ı gayet kısa bir sûrette yazmış, fırsat buldukça da tab'etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur sûretinde, fakat dâhilî nefis ve şeytanla mücâdeleye bedel; hàriçte, muhtaç mütehayyirlere ve dalâlette giden ehl-i felsefeye karşı Risale-i Nur, geniş ve küllî mesnevîler hükmüne geçti. O fidanlık mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış, kalb ve rûh içinde yol açmağa muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî hem ekser cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve haric dâireye bakıp, Mârifetullâha geniş ve her yerde yol açmış. Âdeta, Mûsa Aleyhisselâm'ın Asâsı gibi nereye vurmuş, su çıkarmış. Hem; Risale-i Nur, hükemâ ve ulemânın mesleğinde gitmeyip, Kur'ânın bir i'câz-ı maneviyesiyle herşeyde bir pencere-i mârifet açmış, bir senelik işi bir saatte görür gibi, Kur'âna mahsûs bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inâdın hücumlarına karşı mağlûb olmayıp galebe etmiş...."

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.