emniyeti ve cumhûr-u nâsın i'timâdını kazanmak üzere millete karşı bir kefâlet-i zımniye husûle gelsin ve icmâ-ı ümmet, hücceti elde edebilsin.
Evet, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sâhibi ve nâfiz bir ictihâda mâlik ve bir velâyet-i kâmileyi hâiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanda, bu şartlar, ancak yüksek ve azîm bir hey'etin tesânüdüyle, telâhuk-u efkârından ve rûhlarının tenâsübüyle birbirine yardım etmekten ve hürriyet-i fikirle taassubdan âzâde olmakla tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur; ve o şahs-ı manevî, Kur'ânı tefsir edebilir.
Çünkü: “Cüz'de bulunmayan, külde bulunur.” kaidesine binâen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, hey'ette bulunur. Böyle bir hey'etin zuhûrunu çoktanberi bekliyorken, hiss-i kable'l-vukû' kabîlinden, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arifesinde bulunduğumuz zihne geldi. (Hâşiye) [^30]
[^30]: (Hâşiye) Evet, Van'da Horhor Medresemizin damında esnâ-yı derste büyük bir zelzelenin gelmekte olduğunu söyledi. Hakikaten söylediği gibi, az bir zaman sonra Harb-i Umumî başladı. Hamza, Mehmed Şefîk, Mehmed Mihri
“Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde tamamıyla terketmek câiz değildir” kaidesine binâen, acz ve kusurumla beraber, Kur'ânın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i'câzına dair bazı işâretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat, Birinci Harb-i Umumînin patlamasıyla; Erzurum’un, Pasinler’in dağlarına ve derelerine düştük. O kıyâmetlerde, o dağ ve tepelerde; fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hâllerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünûhât-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünûhâtım eğer tefsirlere muvâfık ise, nurun alâ nur; şâyet muhâlif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir.
Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat, hatt-ı harbde, büyük bir ihlâs ile şehîdler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehîdlerin kan ve elbiselerinin tebdili gibi) cevâz veremedim ve kalbim râzı olmadı. Şimdi de râzı değildir; çünkü, hakikat-i ihlâs ile baktım tashih yerini bulamadım. Demek, sünûhât-ı Kur'âniye olduğundan i'câz-ı Kur'âniye onu yanlışlardan himâye etmiş.
Maahazâ, kaleme aldığım şu “İşârâtü'l-İ'câz” adlı eserimi, hakîki bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak Ulemâ-yı İslâmdaki ehl-i tahkîkin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbâlde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me'haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yâdigâr maksadıyla yaptım. ∗∗∗
