bulunan hàrika nakışlar, zînetler, garîb ve acîb san'atların o gibi kıymetsiz esbâb ile kat'iyyen münâsebetleri yoktur. Binâenaleyh, meselâ, bedenin hüceyrâtındaki nizâmlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek yemesine ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı mahdûd muntazam nakışları, kulaktaki ve baştaki telâfife ve konuşmakta, tefekkürde, harflerin teşekkülâtına ve suver-i zihniyenin husûlüne, lisân ve zihnin hareketleri gibi esbâba isnâdları ahmakçasına bir hükümdür. Ancak o gibi müsebbebât, gayr-ı mütenâhî bir kudret ile bir ilim ve bir irâdeyi iktiza ediyorlar. Bu hakikate binâen sâbittir ki, kevn ve vücûdda müessir-i hakîki ancak kudreti gayr-ı mütenâhî bir Hàlık-ı Kadîrdir, esbâb ise bahânelerdir, vesâit de perdelerdir. Havâs ve hâsiyetler dahi, kudretin tecelliyâtına ve lem'alarına isim ve ünvânlardır.
Hem kanunlar ve nevâmis denilen şeyler, ancak ilim ile irâde ve emrin envâ'a olan tecellîlerinin isimleridir. Evet, kanun emirdendir, nâmus irâdedendir. İşte, kâinât, müsebbebâtın lisânıyla اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile Hàlık-ı Hakîki’yi ilân ediyor.
Ve kezâ, kâinât sahifesinde pek büyük bir i'tinâ ve ihtimam ile hàrika bir tarzda yazılan nakışlar, münferiden ve müctemian, gayr-ı mütenâhî bir kudreti iktiza ettiklerinden, kâinât da bir Vâcibü'l-Vücûd, bir Hàlık-ı Kadîrin vücûduna bizzarûre delâlet eder ki, o Hàlık’ın te'sir-i kudretine nihâyet olmadığından, şerîklerden bilbedâhe müstağnîdir, şerîke ihtiyacı yoktur.
Maahazâ, şerîk hadd-i zâtında mümteni'dir. Bir ferdinin vücûdu mümkün değildir. Çünkü, kudret-i kâmilenin te'siri gayr-ı mütenâhîdir. Şerîk olduğu takdirde, kudretin te'siri mahdûd olur. Mütenâhî olmadığı hâlde mütenâhî olur, inkıtâa uğrar. Bu ise, birkaç cihetten muhâldir. Öyle, ise istiklâl ve infirad, ulûhiyet için zâtî hàssalardır.
Maahazâ, şerîke bir mahal, bir makam, bir imkân-ı zâtî yoktur. Ve şerîkin vücûdu hakkında ne bir delil ve ne de bir delilden neş'et eden bir ihtimal ve ne de bir emâre ve kâinâtın hiçbir cihetinde şerîke bir mevzi yoktur. Bil'akis hangi şeye, hangi cihete bakılırsa tevhid sikkesi görünür. Demek, müessir-i hakîki ancak ve ancak Allah’tır.
Evet, insan kâinâtın en eşrefi ve esbâb içinde ihtiyarı en geniş olduğu hâlde, ef'âl-i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana ait olabilir. Esbâbın sultanı olan insan, böyle eli bağlı, te'sirsiz olursa öteki esbâb-ı câmide ne halt edebilir?
