İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 217 / 235
217

Evet meşhûrdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn etti: “Hilâli gördüm.” Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât-ı zerrât nerede, sebeb-i teşkil-i envâ' nerede?

İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.

S: Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?

S: Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?

C: Tabiat, âlem-i şehâdet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'âlini intizam ve rabt altına alan bir şerîat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir. İşte şu şerîat-ı fıtriyedir ki, Sünnetullâh ve tabiat ile müsemmâdır. Hilkat-i kâinâtta cârî olan kavânîn-i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. Kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer mes'elesidir. Fakat o şerîattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinâden vehim, hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabiat-ı hevâiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcûd-u haricî ve hayâlden hakikat sûretine girmiştir. Hayâli, hakikat sûretinde gören, gösteren nüfûsun isti'dat-ı sûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır. Hâlbuki, kör, şuûrsuz tabiat, kat'iyyen kalbi iknâ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken ve masdar olmaya kàbiliyeti mefkûd iken, sırf nefy-i Sâni' farazından çıkan bir ıztırar ile veleh-resân-ı efkâr olan Kudret-i Ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.

Hâlbuki tabiat misâlî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkàş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizâmdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şerîat-ı irâdiyedir, hakikat-i hariciye değil. Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hàlî bir yerde muhteşem ve sanâyi-i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat'iyyen hàriçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavânînini câmi' bir kitab bulsa, onu ma'kes-i şuûr olduğundan, bir fâil, bir illet-i ıztırarî kabûl eder. İşte Sâni'-i Zülcelâl’den teğâfül sebebiyle böyle gayr-ı ma'kul, gayr-ı mülâyim bir illet-i ıztırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.

Şerîat-ı İlâhiye ikidir:

Biri: Sıfat-ı Kelâmdan gelen bir şerîattır ki, beşerin ef'âl-i ihtiyariyesini tanzim eder.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.