İ'lem 23
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Umumî olan bir in'âm ile inâyet-i şahsiye arasında münâfât yok. Meselâ: Bir ziyâfete yapılan umumî bir dâvet altında şahıslar da dâvet edilmiş olur. Yani; bu ziyâfet umumî olduğundan dâvet umumiyette kalır. Şahıslar nazara alınmıyor, denilemez. Binâenaleyh, Allah’ın ni'metleri vakıf malı veya nehir suyu gibi umumî olup, in'âmında şahıslar kasdedilmemiş değildir. Ancak o umumiyette hususiyet de maksûddur. Binâenaleyh, eşhâs o umumî in'âmda kasdedilmediklerinden, o ni'metlere karşı şükretmeye mükellef olmadıklarına zehâb etmek hatâdır.
İ'lem 24
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Yarın seni zillet ve rezâletlere ma'rûz bırakmakla terkedecek olan dünyanın sefâhetini, bugün kemâl-i izzet ve şerefle terkedersen pek azîz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terketmeden evvel sen onu terkedersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet ma'kûse olursa, kaziye de ma'kûse olur.
İ'lem 25
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Fısk çamuru ile mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile telvîs ediyor. Ezcümle: Riyâyı şân ve şeref ile iltibas etmiş, insanları da o pis ahlâka sevkediyor. Hakikaten insanlar o riyâya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi milletlere hattâ unsurlara bile yapıyorlar. Gazeteleri; o riyâya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden şahsî hayatlar “hamiyet-i câhiliye” ünvânı altında unsurî hayatlara fedâ edilmektedir.
İ'lem 26
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) isbât eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, merâtibiyle tevhid bayrağını kâinâtın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzâr-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyânın mücmel bıraktıkları hakàikı tafsilâtıyla beyân eden ve açıklayan, ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Binâenaleyh, tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) hak ve hakikattir.
İ'lem 27
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlâhîde teşhîr edilen tezyînâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve rubûbiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşâhid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında tenezzüh etsin; o hàrika nakışlara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni'inin celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikal ile O’nun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi îfâ edecek insandır. Çünkü, insan gerçi câhil, zulmetli bir şeydir amma, öyle bir isti'dâdı vardır ki, âleme bir enmûzec ve bir nümûne olmaya liyâkati vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedîa bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdid edilmeyerek mutlak
