kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtâz bulunmak arasında tezâd vardır. Bu zıtları bir fiilinde cem'etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni'-i Kadîre mahsûstur.
Hülâsa
Hülâsa: Herbir fıkra, tek başına hâtem-i Ehadiyeti izhâra kâfî olduğu takdirde, fıkraların hey'et-i ictimâiyesi pek zâhir bir tarîk-ı evlâ ile hâtem-i Ehadiyeti gösterir. İşte bu izâhtan, ﴾ وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ ﴿ âyet-i Kerîmesinin sırrı zâhir oldu. Yani o inâdlı münkire: “Hàlık-ı Semâvât ve Arz kimdir?” diye sorulduğu zaman çâr-nâçâr: “Allah’tır” diyecektir.
Arkadaş! Ulûhiyet, risalet, âhiret, kâinât arasında hakikatte telâzum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücûd ve sübûtu, ötekisinin de vücûd ve sübûtunu istilzam eder. Birisine îmân, ötekisine de îmânı icâb ettirir. Evet meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtibsiz vücûdu mümkün değildir. Kâinât kitabı da Nakkàş-ı Ezelî’nin vücûb-u vücûduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkàş-ı Ezelî’ye îmân etmekle kitab-ı kâinâta şâhid olabilirler.
Ve kezâ, pek çok san'at hàrikalarına ve nakış ve zînetlerin garâibine müştemil olan bir binanın bânî ve sâni'siz vücûdu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücûdu da Sâni'in vücûduna tâbidir. Dalâlet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.
Ve kezâ, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücûdunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemâl-i intizam ile tahavvül ve teceddüd eden şu kâinâtın şühûdu, Bânî ve Sâni'in vücûb-u vücûdunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinâtı, meşîet ve hikmetiyle te'sis ve kazâ ve kaderinin düsturlarıyla tafsîl ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inâyet ve rahmetinin nâmuslarıyla tezyîn ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden ancak ve ancak Bânî ve Sâni'dir. Evet, Hàlık-ı Vâhid kabûl edilmediği takdirde, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı adedince sonsuz ilâhların kabûlüne mecburiyet hâsıl olur. Ve aynı zamanda, herbir ilâhın şu kâinâtı halk etmeye kàdir olması lâzımdır. Çünkü, zîhayatın herbir cüz'îsi zevi'l-hayatın küllüne (yani umumuna) bir fihristedir. Cüz'îyi halkeden küllîyi de halketmeye kàdir olmalıdır...
Ve kezâ, ziyâsız güneşin vücûdu mümkün olmadığı gibi, ulûhiyet de tezâhürsüz olamaz. Tezâhürü ise, irsâl-i rusül ile olur. Ve kezâ, hadd-i kemâle bâliğ olan en yüksek bir cemâlin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resûllerin ta'rifi lâzımdır.
