Çünkü, O zât şems gibidir; zâtını; zâtı ile ziyâlandırarak gösterir. Meselâ: Bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri O zâtta ictimâ' etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor. Ve kezâ, en nezîh hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir şahsiyet-i maneviye sâhibi olduğuna icmâ vardır. Ve kezâ, O zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubûdiyeti, şehâdetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i îmâniye ile musaddaktır. Ve kezâ, siyer-i nebeviyenin şehâdetiyle derece-i vüsûkù ve kemâl-i ciddiyet ve metâneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat'î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği; ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sâdık şâhiddirler.
Dördüncü Reşha
DÖRDÜNCÜ REŞHA: Arkadaş! Tûl-i zaman ve bu'd-i mekânın muhâkemât-ı akliyede te'siri çoktur. Maahazâ, لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعَيَانِ düsturuna ittibâen, şu zaman ve muhîtin hayâlâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekân ile, hayâlen Cezîretü'l-Arab’a gidelim ve Medine-i Münevvere’de nurânî ve yüksek minber-i saâdetine çıkmış, nev'-i beşere hitâben irşadâtta bulunan O zât-ı muallâyı bizzat görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
İşte hayâlen oraya gittik. Bak, hàrika bir sûrette hüsn-ü sûretle hüsn-ü sîreti cem'eden o mürşid-i umumî, o hatîb-i kudsî, cevâhir dolu bir kitab-ı mu'cizü'l-beyân eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün Benî Âdemi ve cinleri ve mevcûdâtı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acîb muammâsını açıyor. Kâinâtın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev'-i beşere: “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye îrâd ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevab veriyor.
Beşinci Reşha
BEŞİNCİ REŞHA: Arkadaş! Şu zât-ı nurânî (A.S.M.), mürşid-i îmânî, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatin nuruyla, hakkın ziyâsıyla, nev'-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurânî bir şekle sokmuştur. Evet, O zâtın nurânî güzelliğiyle kâinâta bakılmazsa, kâinât bir mâtem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcûdât birbirine karşı ecnebî ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdât, birer cenaze sûretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytâm gibi zevâl ve firâkın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinâta, harekâtıyla, tenevvü'üyle ve tağayyürâtıyla, nukùşuyla tesâdüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelîl ve hakîr olacaklardı.
