takdirde pervâsız, lâübâlî bir tarzda söyleyemez. Ve kezâ, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. –Velev âdi bir mes'ele, küçük bir cemâat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun–
Acaba büyük bir vazifeyle vazifedâr, pek büyük bir mes'elede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sâhibi, pek büyük bir cemâat içinde, pek şedîd hasımların karşısında iddia ettiği bir da'vâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?
İşte, O zât-ı nurânî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne tereddüdü var ne hicâbı, ne korkusu var ne teessürü... Hem samîmî bir safâ-i kalble, hàlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere akıllarını tezyif, nefislerini tahkîr edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir da'vâda, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskàl bir hilenin bu mes'eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ, ﴾ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحَى ﴿ Evet, hak hileye muhtaç değil, hakkı söylemekte
hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikati gören bir nazar halkı iğfal etmez, hilâf-ı hakikat söylemez, hayâl ile hakikati temyiz eder; aralarında iltibas olamaz.
Onuncu Reşha
ONUNCU REŞHA: Arkadaş! O zât-ı mürşid, nev'-i beşeri korkutmak için pek müdhiş hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşîr için, kalbleri cezb ve akılları celbeden mes'elelerden haber veriyor.
Yâhû! Hakàik ve garâibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, garîb bir hakikati keşf yolunda canlarını, mallarını fedâ ediyorlar. Bu Zâtın (A.S.M.) keşf ve ihbar ettiği hakàika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Hâlbuki, bütün enbiyâ ve evliyâ ve sıddıkîn gibi ehl-i şühûd ve ashâb-ı ihtisas, bil'ittifak O zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.
Bu Zât (A.S.M.), öyle bir sultanın şuûnundan bahsediyor ki, kamer O’nun mülkünde bir sinek gibidir. Acîb hàrikalardan bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâk ve inkılâblardan da haber veriyor. Bakınız! O hutbe-i ezeliyede: ﴾ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ﴾ ﴿ اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ ﴾ ﴿ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ﴿ gibi tilâvet ettiği âyetlere dikkat ediniz! Ve beşer için öyle bir istikbâlden haber veriyor ki, dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saâdetten müjde veriyor ki, dünya saâdetleri ona nazaran rüyalar gibi olur.
Evet, bu kâinâtın perdesi altında çok acâib şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binâenaleyh, o acâibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hàrikulâde bir insan lâzımdır ki, o hàrika garâibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.
