şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ: Bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini farketmeyip andelibden kişnemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle muğâlata etmiş olur.
İ'lem 2
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Dünya hayatını güzelleştiren esbâbdan biri, dünya âyinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsâlleridir. Evet, müstakbel, mâzinin âyinesidir. Mâzi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılâb ettiğinde sûretini ve şeklini ve dünyasını istikbâl âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedîa ediyor. Onlara olan manevî ve hayâlî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ: Arkadaşlarının ve akrabasının timsâllerini ve fotoğraflarını hâvî büyük bir âyineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o âyinenin içindeki timsâller ile uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman: “Eyvâh, ne ediyorum! Bunlar şarab değil, serâbdır. Bunlar ile uğraşmak azb değil, azaptır.” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedârikâtta bulunmaya başlar.
İ'lem 3
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller:
1– Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhâfaza etmesidir.
2– Esmâ-i hüsnânın tenâsüb ve iktizası üzerine hakàik-ı àliye-i İlâhiyedeki muvâzeneyi mürâat etmesidir.
3– Rubûbiyet ve ulûhiyete ait şuûnâtı kemâl-i muvâzene ile cem' etmesidir.
Kur'ân’ın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliyâ ve sâir büyüklerin netâic-i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınında dalmış olan İşrâkìyyûn ve âlem-i gayba nüfûz eden Rûhâniyûn dahi, Kur'ân’ın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zîra onların nazarları mukayyed olduğundan hakikat-i mutlakayı ihâta edemez. Bunlar ancak hakikatin bir tarafını bulur ve ifrat-tefrit ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenâsübü bozup, muvâzeneyi ihlâl ediyorlar.
Meselâ: Envâ'-ı cevâhiri hâvî zînetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken, birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder.
