İ'lem 14
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İlim ve yakìn şümûlüne dâhil olan ahvâl-i mâziye ile şek perdesi altında kalan ahvâl-i istikbâliye arasında şöyle bir mukayese yap:
Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra, mevcûdât-ı mâziye kafilesine dâhil olan ecdâdınla, henüz istikbâl rahminde kalıp peyderpey vücûda çıkan evlâd ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnû'u olduğu gibi ikinci kısım da aynen o Sâni'in masnû'u olacaktır. Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve müşâhedesi altındadır. Bu itibarla, ecdâdın iâdeten ihyâsı, evlâdının icâdından daha garîb değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki: Vukûât-ı mâziye, Sâni'in bütün imkânât-ı istikbâliyeye kàdir olduğuna şehâdet eden bir takım mu'cizelerdir.
Evet, kâinât bostanında görünen şu mevcûdât ve ecrâm, Hàlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden hàrikalardır.
Kezâlik, nebâtât ve hayvanat, envâ'ıyla, efrâdıyla, Sâni'lerinin herşeye kàdir olduğuna şehâdet eden san'at hàrikalarıdır. Evet kudretine nisbeten zerrât ile şümûs mütesâvî olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve kezâ, ağaçların çürümüş dağılmış yapraklarının iâdeten ihyâsı arasında fark yoktur.
İ'lem 15
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevâzu', mahviyet gibi maksûda îsâl eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvâttan Hàlık-ı Semâvâta daha yakın bir yoldur. Zîra, kâinâtta tecellî-i rubûbiyet ve fa'âliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihyâ da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyât ve cilvelere en yüksek bir âyinedir.
Evet kesif bir şeyin âyinesi ne kadar latîf olursa, o nisbette sûretini vâzıh gösterir. Ve nurânî ve latîf bir şeyin de âyinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ: Hava âyinesinde, yalnız şemsin zaîf bir ziyâsı görünür. Su âyinesinde şems ziyâsıyla görünürse de elvân-ı seb'ası görünmüyor. Fakat toprak âyinesi çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyâsındaki yedi rengi de gösterir. اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ olan Hadîs-i Şerîf, bu sırra işâreten şehâdet eder. Öyle ise arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâb etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!
