Bir şeyde iki cihet var. Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdâd ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur... Ilâ âhir. Esbâb bu cihette vardır. İzhâr-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.
İkinci cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffâf vechi gibi. Şu cihet herşeyde güzeldir. Şu cihette esbâbın te'siri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve rûh ve nur ve vücûd, iki vecihleri şeffâf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vâsıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.
Dördüncü Bürhan
DÖRDÜNCÜ BÜRHÂN: Vicdân-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuûrdur. Şu bürhânda “Dört Nükte” yi nazar-ı dikkate al.
Birincisi: Fıtrat yalan söylemez. Meselâ: Bir çekirdekteki meyelân-ı nümûvv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ: Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur. Doğru söyler. Meselâ: Bir avuç su, incimâd ile meyelân-ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte şu meyelânlar, irâde-i İlâhiyeden gelen evâmir-i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
İkincisi: Beşerin havâsü'l-hams-u zâhire ve bâtınadan başka âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş'ûr pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sâdıka olan sâika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.
Üçüncüsü: Mevhûm bir şey hakikat-i hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat ve vicdânda nokta-i istinâd ile nokta-i istimdâd, iki hakikat-i zarûriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan rûh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbat bir mahlûk olur. Hâlbuki, kâinâttaki hikmet ve nizâm ve kemâl bu ihtimali reddeder.
Dördüncüsü: Akıl ta'til-i eşgâl etse de, nazarını ihmal etse, vicdân Sâni'i unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads –ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir,– dâima onu tahrîk eder. Hadsin muzâafı olan ilhâm, onu dâima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk-ı İlâhî, onu dâima mârifet-i Zülcelâl'e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i câzibedârın cezbiyledir.
Bu nükteleri bildikten sonra şu bürhân-ı enfüsî olan vicdâna müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktârına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan Mârifet-i Sâni'dir ki, isti'dâdât-ı gayr-ı mahdûde-i insaniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl-ü müteşâibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdâd..
