Ve kezâ, şuûrî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuûrî oldukları hâlde, şuûrun taalluk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni'-i Zîşuûr’dur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbâbın...
Binâenaleyh, mâlikiyet da'vâsından vazgeç. Kendini mehâsin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat'iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû-i ihtiyarınla, sana verilen kemâlâtı bile tağyîr ediyorsun. Senin hânen hükmünde bulunan cesedin bile emânettir. Mehâsinin hep mevhûbedir; seyyiâtın meksûbedir. Binâenaleyh, لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلَّا بِاللهِ de.
Üçüncü Hastalık: “Gurur”
Üçüncü Hastalık: “Gurur” dur.
Evet, gurur ile, insan maddî ve manevî kemâlât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfî ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, ma'lûmât ve keşfiyâtlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadât ve keşfiyâtlarından mahrum kalırlar. Ve evhâma ma'rûz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Hâlbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyâtı, bunlar kırk senede bulamazlar.
Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”
Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan” dır.
Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmîl etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binâenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve manevî ictimâiyatı zedeler.
Birinci Hakikat
Arkadaş! Tahte'l-arz yaptığım hayâlî bir seyahatte gördüğüm bazı hakikatleri zikredeceğim:
Birinci hakikat: Arkadaş! Mâlik-i hakîkiden gaflet, nefsin fir'avunluğuna sebeb olur. Evet, taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın mâlik-i hakîkisini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbâbı, kendisine kıyâs ile hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesile ile, Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek ahkâm-ı İlâhiyeye karşı muâraza ve mübârezeye başlar.
Hâlbuki, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyâsî vazifesini görüyor. Maalesef, sû-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklâliyete âlet ederek tam bir fir'avun olur.
