İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 220 / 235
220

Fenn-i hayvanat, fenn-i nebâtât, ikiyüz bini mütecâviz envâ'ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde'lerinin herbirinin hudûsuna şehâdet ettiği gibi; mevhûm ve itibarî olan kavânîn, kör ve şuûrsuz olan esbâb-ı tabîiye ise, bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrâd denilen dehşet-engîz birer makine-i acîbe-i İlâhiyenin icâd ve inşâsına adem-i kàbiliyetleri cihetiyle herbir ferd, herbir nev'î müstakillen Sâni'-i Hakîmin dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhâr ediyorlar.

Kur'ân-ı Kerîm ﴾ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ﴿ der. Kur'ânda delil-i inâyet, vücûh-u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur'ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni'metleri ta'dâd eden âyâtın fevâsıl ve hâtimelerinde gâliben akla havâle ve vicdânla müşâverete sevketmek için

﴿ اَوَلاَ يَعْلَمُونَ ﴾ ﴿ اَفَلاَ يَعْقِلُونَ ﴾ اَفَلاَ يَتَذَكَّرُونَ ﴿ فَاعْتَبِرُوا ﴾

gibi o bürhân-ı inâyeti ezhânda tesbit ediyor.

İkinci Delil-i Kur'ânî: Delil-i İhtirâ

İkinci Delil-i Kur'ânî: Delil-i İhtirâ'dır. Hülâsası: Mahlûkatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsûsasını müntic ve isti'dâd-ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Hiçbir nev'i müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnâf inkılâb-ı hakàikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, sûret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve sûretler, araziyetleri cihetiyle envâ'daki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz cevher olamaz. Demek envâ'ının fasîleleri ve umum a'râzının havâs-ı mümeyyizeleri bizzarûre adem-i sırftan muhtera'dırlar. Silsilede tenâsül, şerâit-i âdiye-i itibariyedendir.

Feyâ acaba! Vâcibü'l-Vücûdun lâzime-i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukâvemet edemeyen koca kâinât, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerrâtların (öyle dehşetli salâbet bulmuş ki) Kudret-i Ezeliyenin yed-i i'dâmına karşı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, Kudret-i Ezeliyenin hàssası olan ibdâ' ve icâdı, hiçbir münâsebet-i ma'kule olmadan en âciz ve en bîçâre esbâba isnâd ediliyor?

İşte Kur'ân-ı Kerîm, şu delili, halk ve icâddan bahseden âyâtı ile ezhânda tanzim ediyor. Müessir-i hakîki yalnız Allah’tır. Te'sir-i hakîki esbâbda yoktur. Esbâb, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar-ı zâhirîsinde, dest-i kudret umûr-u hasîse ile mübâşir görünmesin.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.