İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 216 / 235
216

bir noktayı yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret-i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Demek, sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzûme-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir. “Sünûhât”ın dokuzuncu sahifesinde; ﴾ مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴿ âyetinin sırrına müracaat et.

Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd ü şehâdet o mu'cize-i kudretin lisânından akıyor. Veyâhut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynât ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciz-nümâ, hayret-fezâ bir misâl-i musağğar-ı kâinâttır. Sûre-i Yâsîn, sûret-i lafz-ı Yâsîn’de yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta-i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinâtı da O yazmıştır. Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynâtın sûreti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlâhiyenin şuûrsuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtından evleviyet olmayan esbâb-ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûlünü, muhâl-ender-muhâl göreceksin.

Eğer herbir zerrede hükemâ şuûru, etıbbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve herbir zerre de sâir zerrât ile vâsıtasız muhâbere ettiğini i'tikàd edersen, belki nefsini kandırıp o muhâli de i'tikàd edebilirsin. Hâlbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize-i kudret, öyle bir hàrika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinâtı, bütün şuûnâtını icâd eden, tanzim eden bir Sâni'in sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbâb-ı tabîiden olamaz. Bâhusus o esbâb-ı tabîiyenin üssü'l-esâsı hükmünde olan cüz'-ü lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimâ'larının hortumu üzerinde, bir muhâliyet damgası var. Fakat câizdir ki, herbir şeyin esâsı zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuvâ gibi emirler, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabîiliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibarîden hakikate ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabûl ederiz.

S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ' gibi, umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?

S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ' gibi, umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?

C: Sırf başka şey ile nefsini iknâ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs-ı fâsidesini tebeî bir nazarla derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini iknâ etmek sûretinde kasden ve bizzat ona müteveccih olursa, muhâliyetine ve ma'kul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, teğâfül-ü ani's-Sâni' sebebiyle hâsıl olan ıztırar ile kabûl edilebilir. Dalâlet ne kadar acîbdir. Zât-ı Zülcelâl’in lâzım-ı zarûrîsi olan ezeliyeti ve hàssası olan icâdı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki, gayr-ı mütenâhî zerrâta ve âciz şeylere veriyor.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.