11– İrşadın gayelerine îsâl için tekrarları tahkîk ve takrîri ifâde eder. Maahazâ, tekrarları halel vermez. İâdesi, zevki izâle etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar.
12– Kur'ân kalblere kuvvet ve gıdâdır. Rûhlara şifâdır. Gıdânın tekrarı kuvveti arttırır. Tekrar etmekle daha me'lûf ve me'nûs olduğundan lezzeti artar.
13– İnsan maddî hayatında; her ânda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdâya, her hafta ziyâya muhtaçtır. Bunların tekerrürü hadd-i zâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik insan hayat-ı rûhiyesi cihetiyle Kur'ân’da zikredilen bütün nev'ilere muhtaçtır. Bazı nev'ilere her ânda muhtaçtır “Hüvallâh” gibi. Çünkü rûh bunun ile nefes alıyor. Bazı nev'ilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binâen Kur'ân, tekrarlar yapıyor. Meselâ: “Bismillâh”, hava-i nesîmî gibi kalbi ve rûhu tatmin ettiğinden kesret-i ihtiyaca binâen Kur'ân’da çok tekrar edilmiştir.
14– Kıssa-i Mûsa gibi bazı hâdisât-ı cüz'iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işârettir.
Hülâsa: Kur'ân; hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şerîattır, hem sadırlara şifâ, mü'minlere hüdâ ve rahmettir.
İ'lem 23
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Fıtrat-ı insaniyenin garîb bir hâli, gaflet zamanında letâif ile havâsın hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez. Meselâ: El ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir mecnûn, yüksekte gözüyle gördüğü bir şeyi almak için elini uzatıyor. El gözün komşusu olduğu münâsebetle, onun yaptığı işi, el de yapabilir zanneder.
Kezâlik insan-ı gâfil, kendi şahsına ait ednâ, cüz'î bir tanzimden âciz olduğu hâlde gururuyla, hayâliyle Cenâb-ı Hakk’ın ef'âline tahakküm ile el uzatıyor.
Yine insanın fıtratında acîb bir hâl: İnsanın efrâdı arasında cismen ve sûreten ayrılık varsa da pek azdır. Amma ma'nen ve rûhen, aralarında zerre ile şems arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık vardır. Fakat sâir hayvanat öyle değildir. Meselâ: Balık ile kuş, kıymet-i rûhiyece birbirine pek yakındırlar. En küçüğü en büyüğü gibidir. Çünkü, insanın kuvve-i rûhiyesi tahdid edilmemiştir. Enâniyet ile o kadar aşağı düşerler ki, zerreye müsâvî olur. Ubûdiyet ile de o kadar yükseğe çıkıyor ki, iki cihanın güneşi olur. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi.
