Ve kezâ, kemâl-i cemâle bâliğ olan kemâl-i hüsn-ü san'at, resûllerin delâletiyle olur.
Ve kezâ, rubûbiyet-i âmme, ubûdiyet-i külliye ister. Bu da zülcenâheyn resûllerin vahdet-i İlâhiyeyi halka ilân etmeleriyle mümkün olur.
Ve kezâ, bir hüsn sâhibinin isteği olmasa ve bir âyine bulunmasa ve ta'rif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resûller vâsıtasıyla olur. Çünkü, resûl, ubûdiyetiyle Hàlık’ın hüsnüne âyinedir; risaleti cihetiyle de halka izhâr ve ilân eder.
Ve kezâ, bir zâtın cevâhirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arzetmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için ancak o zâtın müsâadesiyle ve irâdesiyle emir ve ta'yin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resûldür.
Arkadaş! Bu sıfatları hâiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi', en kâmil, en fâzıl O zâttır. Tam tamına teşhîr, tebliğ, ta'rif, tavsif, izhâr, ilân eden O zâttır...
Azîz arkadaş! “Îmân-ı Billâh” ile “Âhiret îmânı” arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle!
Bir sultan, itâat edenlere mükâfât ve isyan edenlere de mücâzât etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve kezâ, bir sultanın sağında lütûf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfât, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfât ve mücâzât menzilleri âhirettir.
Ve kezâ, yüksek bir hikmet ve adâlet sâhibi olan bir sultan, saltanatının şânını kusurdan saklamak üzere, kendisine ilticâ edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhâfaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
Ve kezâ, lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehàvet-i mutlakaya sâhib olan bir sultan için umumî ve dâimî bir dâr-ı ziyâfet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sâhiblerinin devam ve bekàlarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
Ve kezâ, bir cemâl sâhibi, dâima hüsn ve cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücûdunu ister. Çünkü dâimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştâka râzı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve kezâ, yardım isteyenlere yardım ve duâ edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmâne bir şefkat sâhibi olan bir sultan –ki ednâ bir mahlûkun ednâ bir isteğini derhâl yapar, verir– elbette bütün mahlûkatın en büyük bir ihtiyacını kemâl-i sühûletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir.
