İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 142 / 235
142

İşte umum hayvanatın horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi vâlidelerine bak, anla ki: Bunlar kendi hesabına ve kendileri nâmına kendi kemâlleri için o vazifeyi görmüyorlar. Çünkü hayatını, vazifede lâzım gelse fedâ ediyorlar. Belki vazifeleri, onları o vazifeyle tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derceden Mün'im-i Kerîm’in hesabına ve Fâtır-ı Zülcelâl’in nâmına görüyorlar.

Hem nefs-i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebâtât ve eşcâr, bir şevk u lezzeti ihsâs eden bir tavırla Fâtır-ı Zülcelâl’in emirlerini imtisal ediyorlar. Çünkü, dağıttığı güzel kokular ve müşterilerin nazarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve sünbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini fedâ etmeleri, ehl-i dikkate gösterir ki, onların emr-i İlâhînin imtisalinde öyle bir lezzetleri var ki, nefislerini mahvedip çürütüyorlar.

Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedâr ağaçlar, rahmet hazinesinden lisân-ı hâl ile süt gibi en güzel bir gıdâyı ister, alır, meyvelerine yedirir; kendi bir çamur yer. Hem nar ağacı sâfî bir şarabı, hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir; kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanâat eder.

Hattâ hubûbatta dahi sünbüllenmek vazifesinde zâhir bir iştiyak görünür. Nasıl ki dar bir yerde hapsedilen bir zât, bir bostana ve geniş bir yere çıkmayı müştâkàne ister. Öyle de, hubûbatta, sünbüllenmek vazifesinde öyle sürûrlu bir vaziyet, bir iştiyak görünüyor.

İşte “Sünnetullâh” tâbir edilen, kâinâtta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki: İşsiz, tenbel, istirahatle yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa'yeden, çalışanlardan daha ziyâde zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünkü, dâima işsizler ömürlerinden şikâyet ederler, eğlencelerle çabuk ömürlerinin geçmesini isterler. Sa'y edenler ve çalışanlar ise şâkirdirler, hamdederler, ömürlerinin geçmesini istemezler. اَلْمُسْتَرِيحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَالسَّاعِىُ الْعَامِلُ شَاكِرٌ küllî düsturdur.

Hem o sır iledir ki: “Rahat zahmette, zahmet rahattadır” cümlesi darb-ı mesel olmuştur. Evet cemâdâta dikkatle nazar edilse; bilkuvve yalnız isti'dat ve kàbiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir ictihâd ve sa'y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil sûretine geçmesinde, mezkûr sünnet-i İlâhiye düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işâret eder ki; o vazife-i fıtriyede bir şevk ve o mes'elede bir lezzet vardır. Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsîl eden, nezâret eden şeye aittir. Hattâ bu sırra binâen denilebilir ki:

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.