çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfâ ediyorlar.
Eğer desen: “Zîhayatta lezzet kàbildir, cemâdâtta nasıl şevk ve lezzet olabilir!”
Elcevab: Cemâdât kendi hesablarına değil, onlara tecellî eden esmâ-i İlâhiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemâl, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife-i fıtriyelerinin imtisalinde, Nuru'l-Envâr’ın isimlerine birer ma'kes, birer âyine hükmüne geçtiğinden tenevvür eder, terakkî eder.
Meselâ: Nasıl ki, bir katre su, bir zerrecik cam parçası, zâtında ziyâsız, ehemmiyetsiz iken, sâfî kalbiyle güneşe yüzünü çevirse, o vakit o ehemmiyetsiz, ziyâsız katre ve cam parçası, güneşin bir nev'i arşı olup senin yüzüne de tebessüm eder.
İşte bu misâl gibi, zerrât-ı mevcûdât cemâl-i mutlak ve kemâl-i mutlak sâhibi olan Zât-ı Zülcelâl’in isimlerine vazife-perverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre ve zerrecik şişe gibi gayet aşağı bir dereceden gayet yüksek bir derece-i zuhûra ve tenevvüre çıkıyorlar. Mâdem vazife cihetinde gayet nurânî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet mümkün ve kàbil ise, yani hayat-ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzet ile o vazifeleri görüyorlar, denilebilir.
Vazifede lezzet bulunduğuna en zâhir bir delil, sen kendi a'zâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri bekà-i şahsî ve bekà-i nev'i için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terketmek, o uzvun bir nev'i azâbıdır.
Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvanatın vazifelerinde gösterdikleri fedâkârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz aç olduğu hâlde tavukları nefsine tercih edip bulduğu rızka onları çağırır, yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü, görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.
Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için rûhunu fedâ eder, ite atılır. Kendini aç bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki, açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyâde gelir.
Hayvanî vâlideler, yavrularını küçük iken vazifeleri bulunduğundan lezzetle himâyeye çalışır. Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider. Bazen yavrusunu döver, elinden taneyi alır. Yalnız, insan nev'indeki vâlidelerin vazifeleri bir derece devam eder. Çünkü, insanlarda, za'f ve acz itibariyle, dâima bir nev'i çocukluk var. Her vakit de şefkate muhtaçtır.
