Kezâlik, o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Amma onu gören bütün insanların kuvve-i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında sûretleri, mânâları bâkîdir. Demek, o gülün tohumu olsun, kuvve-i hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin sûretini, zînetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekàsı için birer menzildir.
Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sâhibsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât ve ef'âli yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a'mâlinin neticeleri hıfzediliyor ki muhâsebe-i kübrâda ona göre derece alsın. Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribât, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misâfirler için yer tedârik etmek ve bir nev'i terhis ve izinlerdir.
Ve kezâ, bu âlemde tasarruf eden Sâni'in öyle bir kitab-ı mübîni vardır ki, ne küçük ve ne büyük, o kitapta yazılıp hıfzedilmemiş hiçbir şey yoktur. O kitabın maddelerinden âlemde görünen yalnız nizâm ve mîzan maddelerine bak! Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle dâire-i vücûddan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok sûretlerini “Levh-i Mahfûz”larda tesbit eder. Ve tarih-i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pek çok gaybî âyinelerde ibkà eder. Meselâ: Bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyve ile hâmiledir. Demek, ağacın bünyesinde semeresi mevcûd olduğu gibi, tohumunda da semere mevcûddur. Ve kezâ, vücûddan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve-i hâfızasında mevcûd kalır.
İşte bu misâllerden hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihâtalı olduğu anlaşıldı. Evet, bu mevcûdâtın sâhibi pek büyük bir ihtimamla mülkünde cereyan eden herşeyi taht-ı hıfz ve muhâfazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhâfazası için sonsuz bir dikkati vardır. Ve rubûbiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır ki, ednâ bir hâdiseyi, âdi bir hizmeti yazar ve yazdırır.
İşte bu derece ihâtalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu, elbette âlem-i âhirette yapılacak bir dîvân-ı muhâsebâta bakar. Şu muhâfaza kanunu, bütün eşyada cârî olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü, insan Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine ait şuûnât ve ahvâline şâhiddir. Ve mahlûkatın cemâatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcûdâtın tesbihâtına müşâhid ve hilâfet-i kübrâ ile tekrîm ve teşrîf edilmiştir. İnsan bu kerâmete, bu şerefe nâil olduğu hâlde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes'ûl zannetmesin. Onun da dîvân-ı muhâsebâtta pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir.
Evet, kudret-i ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra “Haşr”in gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet, nebâtât gibi insanın da,
