İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 37 / 235
37

derecesine çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip, duâsına “Âmîn! Allahümme âmîn!” dedirtiyor.

Acaba bütün Benî Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı A'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'-i beşerin hülâsa-i ubûdiyetini câmi' hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i kâinât ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saâdet-i ebediye istiyor, bekà istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor; o esmâdan şefâat taleb ediyor, görüyorsun.

Eğer, âhiretin hesabsız esbâb-ı mûcibesi, delâil-i vücûdu olmasa idi, yalnız şu zâtın tek duâsı baharımızın icâdı kadar Hàlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o Zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلاَكَ sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr-ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى ذٰلِكَ الْحَبِيبُ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَوَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَعَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ آمِينَ

Ve kezâ, bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecrâmın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki: Bu mevcûdâtta tasarruf eden Sâni'in azîm rubûbiyetinde hàrika bir saltanatı vardır. Hâlbuki, bu dünya menzili tahavvülâta, zevâle ma'rûzdur. Sanki misâfirler için yapılmış bir handır ki dâima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sâbit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni'-i âlemin garîb ve acîb san'atlarının nümûnelerini teşhîr ve ilân için tahavvülden hàlî kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde ictimâ' eden insanlar sâbit kalacak değiller. Çünkü, meskenleri sâbit değildir.

İşte bu hâl ve şu vaziyet, bu fânî menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere, sâbit, bâkî, ebedî, sermedî saâdetlerin, Cennetlerin ve sarayların olacağına kat'î bir delâletle şehâdet eder. Çünkü, fânî bâkîye makam ve medâr olamaz.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.