مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ الْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ، وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِئَاتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَسَبَّحَ فِى كَفَّيْهِ الْحَصَاةُ وَالْمَدَرُ وَاَنْطَقَ اللهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْىَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا وَمَوْلاَنَا وَشَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلَى آخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا آمِينَ آمِينَ آمِينَ
Arkadaş! Risalet-i Ahmediye’yi isbât eden deliller pek büyük bir yekûn teşkil ediyor. Ondokuzuncu Söz nâmındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmiştir. O zâtın izhâr ettiği bine yakın mu'cizeleriyle Yirmibeşinci Söz nâmındaki eserimde tafsîl edilen kırk vech-i i'câza bâliğ olan Kur'ân, Risalet-i Ahmediye’ye (A.S.M.) şehâdet ettiği gibi, bu kâinât da –âyâtıyla– O zâtın nübüvvetine delâlet eder. Evet, kâinâtta yazılan sayısız âyetler Zât-ı Ehad’in vahdâniyetine şehâdet ettikleri gibi, Risalet-i Ahmediye’ye de (A.S.M.) delâlet ve şehâdet ederler.
Ezcümle: Kâinâtta görünen hüsn-ü san'at dahi Risalet-i Ahmediye’ye (A.S.M.) delâlet ve şehâdet eden kat'î bir delildir. Zîra, şu zînetli masnûâtın cemâli, hüsn-ü san'at ve zîneti izhâr eder. San'at ve sûretin güzelliği, Sâni'de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcûd olduğuna delâlet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni'in san'atına olan muhabbetine delâlet eder. Bu muhabbet ise, masnûâtın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünkü, o muhabbetin mazhar ve medârı insandır. İnsan dahi masnûâtın en câmi' ve en garîbi olduğundan şecere-i hilkate bir semere-i şuûriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinâtın eczâsı arasında en câmi' ve baîd bir cüz'dür. İnsan zîşuûr ve câmi' olduğu cihetle, nazarı âmm, şuûru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuûru da küllî olduğundan Sâni'in makàsıdını bilir. Öyleyse, insan Sâni'in muhâtab-ı hàssıdır.
