2– Kur'ândır. Evet Kur'ân, bütün enbiyâ, evliyâ ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahife-i kevn ve vücûdda yaratılan icâdî ve tekvînî âyetler Hàlık’ın hallâkıyetine âdil şâhidlerdir.
3– Mahlûkatın reisi ve resûlü, bütün enbiyâ, evliyâ, melâike ile birlikte herşeyin sâni'i Allah olduğuna ilân-ı şehâdet ediyorlar.
4– İns ve cin tâifeleri envâen ihtiyacât-ı fıtriyesiyle şâhiddirler.
5– Ulûhiyet ve Hallâkıyetin Allah’a mahsûs ve münhasır olduğuna Allah da şehâdet ediyor.
Arkadaş! San'atın, vücûh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcib’e olan isnâdı mes'elesi, semeredâr bir ağaç mes'elesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o semereleri, ya vahdete isnâd edilir. Yani neşv ü nemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekvîniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vâhid-i Vâcibden sâdır olmuştur.
O vakit, o ağaç bütün eczâsıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vâhide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacıyla pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette sühûletle yüsr, kesrette suûbetle usrün bulunduğundan neş'et etmiştir.
Eğer kesrete isnâd edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal; tam ağacının vücûda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzât, esbâb vesâireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüz'de dâhildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mes'ele bu iki şıktan haric değildir. Biri vâcib, diğeri mümteni'dir.
Hülâsa: Bir hüceyrenin vücûda gelmesi kendisine isnâd edilirse, kâinâta muhît olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbâba isnâd edilirse, âlemdeki bütün esbâbın o hüceyrede ictimâ'ları lâzım gelir. Hâlbuki, sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ!..
Maahazâ, hüceyreden tut, âleme kadar herbir şeyin bir nev'i vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni' de vâhid olacaktır. Çünkü, vâhid ancak vâhidden sudûr eder. Ve kezâ, bir habbe şemsi ziyâsıyla, rengiyle (tecellî sûretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibariyle, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve kezâ, vücûd-u haricî, vücûd-u misâlîden daha sâbit, daha muhkemdir. Vücûd-u haricîden bir nokta, vücûd-u misâlîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik vücûd-u vücûbî; daha kavî, daha râsih, daha sâbittir. Belki de vücûd-u hakîki, vücûd-u haricî ondan ibarettir.
Binâenaleyh, ilm-i muhît-i ezelîde temessül eden imkânî vücûdlar, vücûd-u vücûbî’nin tecelliyât-ı nuriyelerine âyine ve ma'kestirler.
