İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 81 / 456
81

ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek, bu nokta-i nazarda, mü'minden ziyâde bu hayatta lezzet alır zannediyor. Çünkü tekâlif-i diniyenin zahmetinden ihtimal-i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden ise ihtimal-i îmânî cihetiyle kendi üzerine almaz. Hâlbuki bu mağlata-i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve faydasız ve muvakkattir.

İşte, Kur'ân-ı Hakîmin küffarlar hakkında da bir nev'i cihet-i rahmeti vardır ki, hayat-ı dünyeviyeyi onlara Cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nev'i şek vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa, âhiret Cehennemini andıracak, bu dünyada dahi manevî bir Cehennem azâbı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.

İşte, ey ehl-i îmân! Sizi i'dâm-ı ebedîden ve dünyevî uhrevî Cehennemlerden kurtaran Kur'ân’ın himâyeti altına mü'minâne ve mu'temidâne giriniz ve Sünnet-i Seniyesinin dâiresine teslîmkârâne ve müstahsinâne dâhil olunuz. Dünya şekàvetinden ve âhirette azaptan kurtulunuz!

Dokuzuncu İşaret

DOKUZUNCU İŞÂRET

Suâl: Hizbullâh olan ehl-i hidayet, başta enbiyâ ve onların başında Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar inâyet ve Rahmet-i İlâhiye ve imdâd-ı Sübhâniyeye mazhar oldukları hâlde, neden çok defa, hizbü'ş-şeytan olan ehl-i dalâlete mağlûb olmuşlar? Hem, Hâtemü'l-Enbiyânın güneş gibi parlak nübüvvet ve risaleti ve iksîr-i a'zam gibi te'sirli i'câz-ı Kur'ânî vâsıtasıyla irşadı ve câzibe-i umumiye-i kâinâttan daha câzibedâr hakàik-ı Kur'âniyenin komşuluğunda ve yakınında olan Medine münâfıklarının dalâlette ısrarları ve hidayete girmemeleri ne içindir ve hikmeti nedir?

Elcevab: Bu iki şık müdhiş suâlin halli için, derince bir esâs beyân etmek lâzım gelir. Şöyle ki:

Şu kâinât Hàlık-ı Zülcelâl’inin hem cemâlî, hem celâlî iki kısım esmâsı bulunduğundan ve o cemâlî ve celâlî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktiza ettiklerinden, Hàlık-ı Zülcelâl, kâinâtta ezdâdı birbirine mezcedip, birbirine mukâbil getirip ve birbirine mütecâviz ve müdâfi' bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaatdâr bir nev'i mübâreze sûretine getirip, ondan, zıtları birbirinin hududuna geçirip ihtilâfât ve tağayyürât meydâna getirmekle, kâinâtı kanun-u tağayyür ve tahavvül ve düstur-u terakkî ve tekâmüle tâbi kıldığı için; o şecere-i hilkatin câmi' bir semeresi olan insan nev'inde o kanun-u mübârezeyi daha acîb bir şekle getirip, bütün terakkiyât-ı insaniyeye medâr bir mücâhede kapısını açıp, hizbullâha karşı meydâna çıkabilmek için hizbü'ş-şeytana bazı cihâzât vermiş.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.