umumunu böyle sırr-ı Kayyûmiyetin tecellîsine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinâd olmazsa, hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukùt edecek.
Hem nasıl ki bütün mevcûdât, vücûdları ve kıyâmları ve bekàları cihetinde Kayyûm-u Zülcelâl'e dayanıyorlar; kıyâmları onunladır.
Öyle de, mevcûdâtın keyfiyât ve ahvâlinde binler silsilelerin –temsîlde hatâ olmasın– telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı Kayyûmiyette uçları ﴾ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ ﴿ sırrıyla bağlıdır.
Eğer o nurânî nokta-i istinâda dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhâl ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek. Belki mevcûdât adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ, bu şey –hıfz veya nur veya vücûd veya rızık gibi– bir cihette buna dayanır, bu da ötekine, o da ona... Gitgide, herhalde nihâyetsiz olamaz, bir nihâyeti bulunacak.
İşte, bütün böyle silsilelerin müntehâları, elbette sırr-ı Kayyûmiyettir. Sırr-ı Kayyûmiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhûm silsilelerde birbirine dayanmak râbıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı Kayyûmiyete bakar.
Üçüncü Şuâ
ÜÇÜNCÜ ŞUÂ
﴿ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَاْنٍ ﴾ ﴿ فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ ﴾ ﴿ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ ﴾ ﴿ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ﴾ ﴿ فَانْظُرْ اِلٰٓى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ﴾
gibi âyetlerin işâret ettikleri hallâkıyet-i İlâhiye ve fa'âliyet-i Rabbâniye içindeki sırr-ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına bir-iki mukaddime ile işâret edeceğiz.
Birincisi: Şu kâinâta baktığımız vakit görüyoruz ki, zaman seylinde mütemâdiyen çalkanan ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı, bir sâniyede gelir, der-akab kaybolur. Bir tâifesi, bir dakikada gelir, geçer. Bir nev'i, bir saat âlem-i şehâdete uğrar, âlem-i gayba girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir kısmı da asırlarda bu âlem-i şehâdete gelip, konup, vazife görüp gidiyorlar.
Bu hayret verici seyahat ve seyerân-ı mevcûdât ve sefer ve seyelân-ı mahlûkat öyle bir intizam ve mîzan ve hikmetle sevk ü idare edilir; ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basîrâne, hakîmâne,
