arzu-yu bekà ve bekà için fıtrî umumî duâdır ki, Bâkî-i Zülcelâl, o şedîd, sarsılmaz, fıtrî arzuyu, o te'sirli, kuvvetli, umumî duâyı kabûl etmiştir ki, fânî insanlar için bâkî bir âlemi halk etmiş.
Hem hiç mümkün müdür ki, Fâtır-ı Kerîm, Hàlık-ı Rahîm, küçük midenin cüz'î arzusunu ve muvakkat bir bekà için lisân-ı hâl ile duâsını hadsiz envâ'-ı mat'ûmât-ı lezîziyenin icâdıyla kabûl etsin de, umum nev'-i beşerin pek büyük bir ihtiyac-ı fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve küllî ve dâimî ve haklı ve hakikatli, kàlli, halli, bekàya dair gayet kuvvetli duâsını kabûl etmesin? Hâşâ! Yüz bin defa hâşâ! Kabûl etmemek mümkün değildir. Hem hikmet ve adâletine ve rahmet ve kudretine hiçbir cihetle yakışmaz.
Mâdem insan bekàya âşıktır; elbette bütün kemâlâtı, lezzetleri, bekàya tâbidir. Ve mâdem bekà Bâkî-i Zülcelâl'e mahsûstur. Ve mâdem Bâkînin esmâsı bâkiyedir. Ve mâdem Bâkînin âyineleri Bâkînin rengini, hükmünü alır ve bir nev'i bekàya mazhar olur. Elbette insana en lâzım iş, en mühim vazife, o Bâkîye karşı alâka peydâ etmektir ve esmâsına yapışmaktır. Çünkü Bâkî yoluna sarf olunan herşey bir nev'i bekàya mazhar olur. İşte ikinci يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي cümlesi bu hakikati ifâde ediyor. İnsanın hadsiz manevî yaralarını tedâvi etmekle beraber, fıtratındaki gayet şiddetli arzu-yu bekàyı onunla tatmin ediyor.
Üçüncü Nükte
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki te'sirâtı gayet muhteliftir. Ve mevcûdât ise, mütedâhil dâireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zevâl noktasında ayrı ayrı oluyor.
Nasıl ki saatin sâniyelerini sayan dâiresi, dakikayı ve saati ve günleri sayan dâireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür'atte birbirine muhâliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, rûh dâireleri öyle mütefâvittir. Meselâ, cismin bekàsı, hayatı, vücûdu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mâzi ve müstakbeli ma'dûm ve meyyit bulunduğu hâlde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar dâire-i vücûdu ve hayatı geniştir. Rûhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir dâire-i azîme, dâire-i hayatına ve vücûduna dâhildir.
İşte bu isti'dâda binâen hayat-ı kalbî ve rûhîye medâr olan mârifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye ve ubûdiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye cihetiyle, bu dünyadaki fânî ömür, bâkî bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâkî bir ömrü intac eder ve bâkî ve lâyemût bir ömür hükmüne geçer.
