mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakîki kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer.
Mesleğimiz “Halîliye” olduğu için, meşrebimiz “hıllet”tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü'l-esâsı, samîmî ihlâstır. Samîmî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukùt eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i Kübrâ-yı Kur'âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallâh, Risale-i Nur yoluyla Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın dâire-i kudsiyesine girenler, dâima nura, ihlâsa, îmâna kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukùt etmeyeceklerdir.
Râbıta-i Mevt
Ey Hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir bir sebebi, “râbıta-i mevt”tir.
Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip, nefsin desîselerinden kurtulmaktır.
Evet, ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat, Kur'ân-ı Hakîmin,
﴾ كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ﴾ ﴿ اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّـهُمْ مَيِّتُونَ ﴿ gibi âyetlerinden aldığı dersle râbıta-i mevti sülûklerinde esâs tutmuşlar, tûl-i emelin menşe'i olan tevehhüm-ü ebediyeti o râbıta ile izâle etmişler. Onlar farazî ve hayâlî bir sûrette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu râbıtanın fevâidi pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ (ev kemâ kàl) yani: “Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” diye bu râbıtayı ders veriyor.
Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu râbıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayâlî sûretinde yapmağa mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki, âkıbeti düşünmek sûretinde müstakbeli zaman-ı hâzıra getirmek değil; belki hakikat noktasında, zaman-ı hâzırdan istikbâle fikren gitmek, nazaran bakmaktır.
Evet, hiç hayâle, farazâ lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi
