ve kemâlât, vücûda istinâd eder ve ona râci' olur. Sûreten menfî ve ademî de olsa, esâsı sübûtîdir ve vücûdîdir. Dalâlet ve şer ve musîbetler ve ma'siyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esâsı, mâyesi; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenâlık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan sûret-i zâhirîde müsbet ve vücûdî de görünseler, esâsı ademdir, nefiydir.
Hem bilmüşâhede sâbittir ki, bina gibi bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının mevcûdiyetiyle takarrür eder. Hâlbuki onun harâbiyeti ve ademi ve in'idâmı, bir rüknün ademiyle hâsıl olur. Hem vücûd, herhalde mevcûd bir illet ister. Muhakkak bir sebebe istinâd eder. Adem ise ademî şeylere istinâd edebilir. Ademî bir şey, ma'dûm bir şeye illet olur.
İşte bu iki kaideye binâendir ki, şeytan-ı ins ve cinnin kâinâttaki müdhiş âsâr-ı tahribkârâneleri ve envâ'-ı küfür ve dalâlet ve şer ve mehâliki yaptıkları hâlde zerre mikdar icâda ve hilkate müdâhaleleri olmadığı gibi, mülk-ü İlâhîde bir hisse-i iştirâkleri olamıyor. Ve bir iktidar ve bir kudretle o işleri yapmıyorlar; belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar. Çünkü, mehâlik ve şer, tahribât nev'inden olduğu için, illetleri, mevcûd bir iktidar ve fâil bir icâd olmak lâzım değildir. Belki bir emr-i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribât olur.
İşte bu sır Mecûsîlerde inkişaf etmediği içindir ki, kâinâtta “Yezdân” nâmıyla bir hàlık-ı hayır, diğeri “Ehriman” nâmıyla bir hàlık-ı şer i'tikàd etmişlerdir. Hâlbuki onların “Ehriman” dedikleri mevhûm ilâh-ı şer, bir cüz'-ü ihtiyarıyla ve icâdsız bir kesble şerlere sebebiyet veren ma'lûm şeytandır.
İşte, ey ehl-i îmân! Şeytanların bu müdhiş tahribâtına karşı en mühim silâhınız ve cihâzât-ı tamiriyeniz istiğfardır ve “Eûzü billâh” demekle Cenâb-ı Hakk’a ilticâdır. Ve kaleniz Sünnet-i Seniyedir.
Beşinci İşaret
BEŞİNCİ İŞÂRET
Cenâb-ı Hak, kütüb-ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfâtı ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad, îkaz, ihtar, tehdid ve teşvik ettiği hâlde; ehl-i îmân, bu kadar esbâb-ı hidayet ve istikamet varken, hizbü'ş-şeytanın mükâfâtsız, çirkin, zaîf desîselerine karşı mağlûb olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba îmân varken, Cenâb-ı Hakk’ın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl îmân gitmiyor? ﴾ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا ﴿ sırrıyla şeytanın gayet zaîf desîselerine
