aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îrâs etmiyor.
Çünkü, hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise, görüyorum, emsâllerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve Âhirete karşı merbûtiyeti var. Ondan anlıyorum ki, öyleler hakkında o nev'i hastalıklar musîbet değil, bir nev'i ni'met-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fânî, kısacık hayatına bir zahmet îrâs ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nev'i ibâdet hükmüne geçiyor.
Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefâhetiyle, elbette hastalık hâletini muhâfaza edemeyecek, belki sefâhete atılacak. ∗∗∗
Hâtime
Hâtime
Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihâyetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihâyetsiz bir fakr derc eylemiştir.
Hem hadsiz nukùş-u esmâsını göstermek için, insanı öyle bir sûrette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış. Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Âdeta; insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asğar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var.
Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi' emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musîbetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sâir müheyyic ve muharrik ârızalar ile, o makinenin diğer çarhlarını harekete getirir, tehyîc eder. Mâhiyet-i insaniyede münderic olan acz ve za'f ve fakr mâdenini işlettiriyor. Bir lisân ile değil, belki herbir âzânın lisânıyla bir ilticâ, bir istimdâd vaziyeti verir.
Güyâ insan o ârızalar ile, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur. Sahife-i hayatında veyâhut Levh-i Misâlîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzûme-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını îfâ eder. ∗∗∗
