bir dâr-ı saâdet bulunduğunu o derece kat'î bir sûrette isbât ederler ki, dünyanın vücûdu kadar, bilbedâhe Âhiret’in vücûdunu kabûl etmeyi istilzam ederler. (Hâşiye) [^3]
[^3]:(Hâşiye) Evet, sübûtî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsîlden görünür. Şöyle ki: Biri dese, "Meyveleri süt konserveleri olan gayet hàrika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır"; diğeri dese, "Yoktur." İsbât eden, yalnız onun yerini veyâhut bazı meyvelerini göstermekle, kolayca da'vâsını isbât eder. İnkâr eden adam, nefyini isbât etmek için bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle da'vâsını isbât edebilir. Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübûtuna şehâdetleri kâfî gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinâtı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbât edebilir, ademini gösterebilir. İşte, ey ihtiyar kardeşler, îmân-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.
Mâdem Kur'ân-ı Hakîm’in bize verdiği en mühim bir ders, “îmân-ı bil'âhiret”tir. Ve o îmân da bu derece kuvvetlidir. Ve o îmânda öyle bir ricâ ve bir tesellî var ki; yüz bin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen tesellî mukâbil gelebilir.
Biz ihtiyarlar “Elhamdülillâhi alâ kemâli'l-îmân” deyip, ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
Altıncı Ricâ
ALTINCI RİCÂ
Bir zaman elîm bir esâretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç-dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı Mektûb’da izâh edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses; rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi:
Evet, ben vatanımdan garîb olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garîbâne vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden müfârakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor.
Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir ricâ, bir nur aradım. Birden “îmân-ı Billâh” imdâda yetişti. Öyle bir ünsiyet
