ebediyemizi tehdid ediyor. O münâcât-ı Eyyûbiyeye, o hazretten bin defa daha ziyâde muhtacız.
Bâhusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisânına ilişmişler; öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler, şübheler –neûzü billâh– mahall-i îmân olan bâtın-ı kalbe ilişip îmânı zedeler ve îmânın tercümânı olan lisânın zevk-i rûhânisine ilişip; zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u îmânı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılâ'ından çok hicâb ettiği zaman, melâike ve rûhâniyâtın vücûdu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.
Hem meselâ, Cehennem azâbını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün rûhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden küçük bir emâre ve bir şübhe Cehennemin inkârına cesâret veriyor.
Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubûdiyeti yerine getirmeyen bir adamın; küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve ma'nen diyor ki:
“Keşke o vazife-i ubûdiyeti bulunmasa idi.” Ve bu arzudan bir manevî adâvet-i İlâhiyeyi işmâm eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe –vücûd-u İlâhiyeye dair– kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır.
O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vâsıtasıyla gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubûdiyetten gelmeye mukâbil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabûl eder. Ve hâkezâ... Bu üç misâle kıyâs edilsin ki, ﴾ بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ ﴿ sırrı anlaşılsın.
İkinci Nükte
İKİNCİ NÜKTE:
“Yirmialtıncı Söz”de sırr-ı Kadere dair beyân edildiği gibi, musîbet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.
