nâstan gelen maddî ve manevî ücretten istiğnâ etmekle (Hâşiye) [^2] ﴾ وَمَا علٰى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ ﴿ sırrına mazhar olup, hüsn-ü kabûl ve hüsn-ü te'sir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenâb-ı Hakk’ın vazifesi ve ihsânı olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlâsa muvaffak olur. Yoksa ihlâsı kaçırır.
[^2]:(Hâşiye) Sahâbelerin senâ-i Kur'âniyeye mazhar olan "îsâr" hasletini kendine rehber etmek, yani, hediye ve sadakanın kabûlünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i diniyenin mukâbilinde gelen menfaat-i maddiyeyi istemeden ve kalben taleb etmeden, sırf bir ihsân-ı ilâhî bilerek, nâstan minnet almayarak ve hizmet-i diniyenin mukâbilinde de almamaktır. Çünkü, hizmet-i diniyenin mukâbilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki, ihlâs kaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların maîşetlerini te'min etsin. Hem zekâta da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez, belki verilir. Verildiği vakit de "Hizmetimin ücretidir" denilmez. Mümkün olduğu kadar kanâatkârâne, başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek, ﴾وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ ﴿ sırrına mazhariyetle, bu müdhiş tehlikeden kurtulup ihlâsı kazanabilir.
İkinci Sebeb
İKİNCİ SEBEB
Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifakları, ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilâfları.
Yani, ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet, hak ve hakikate istinâd etmedikleri için, zaîf ve zelîldirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muâvenet ve ittifakına samîmî yapışırlar. Hattâ meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhâfaza ederler. Âdeta o haksızlıkta bir hak-perestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassub ve o nifâkta bir vifâk yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü; samîmî bir ihlâs, şerde dahi olsa, neticesiz kalmaz. Evet ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. (Hâşiye-1) [^3]
[^3]: (Hâşiye) Evet, مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ bir düstur-u hakikattir. Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize de şâmil olabilir.
Amma; ehl-i hidayet ve diyânet ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakikate istinâd ettikleri için ve herbiri bizzat tarîk-ı hakta yalnız Rabbini düşünüp tevfikine i'timâd ederek gittiklerinden, ma'nen o meslekten gelen izzetleri var. Za'f hissettiği vakit, insanların yerine Rabbisine müracaat eder, medet Ondan ister. Meşreblerin ihtilâfıyla, zâhir meşrebine muhâlif olana karşı muâvenet ihtiyacını tam hissetmiyor, ittifaka ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık ve enâniyet varsa; kendini haklı ve muhâlifini haksız tevehhüm
