İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 55 / 456
55

Sünnet-i Seniyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden, cem'iyete ait bir ubûdiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem'iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemâat mes'ûl olur. Bu nev'i şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.

Yedinci Nükte

YEDİNCİ NÜKTE

Sünnet-i Seniye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:

اَدَّبَنِي رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى Yani, “Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsân etmiş, edeblendirmiş.” Evet, Siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki, edebin envâ'ını, Cenâb-ı Hak, habîbinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini terk eden, edebi terk eder. بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ kaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edebsizliğe düşer.

SUÂL: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey Ondan gizlenemeyen Allâmü'l-Guyûba karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler Ondan gizlenemez. Edebin bir nev'i tesettürdür, mûcib-i istikrâh hâlâtı setretmektir. Allâmü'l-Guyûba karşı tesettür olamaz.

ELCEVAB: Evvelâ: Sâni'-i Zülcelâl nasıl ki kemâl-i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve ni'metlerine, o ni'metleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celb ediyor. Öyle de, mahlûkatını ve ibâdını sâir zîşuûrlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nev'i isyan ve hilâf-ı edeb oluyor. İşte, Sünnet-i Seniyedeki edeb, o Sâni' -i Zülcelâl’in esmâlarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.

Sâniyen: Nasıl ki bir tabib, doktorluk noktasında, bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zarûret olduğu vakit ona gösterilir, hilâf-ı edeb denilmez. Belki, edeb-i tıb öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabib, recüliyet ünvânıyla yâhut vâiz ismiyle yâhut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini edeb fetvâ veremez. Ve o cihette ona göstermek hayâsızlıktır. Öyle de, Sâni'-i Zülcelâl’in çok esmâsı var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ, Gaffâr ismi günahların vücûdunu ve Settâr ismi kusurâtın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ-i cemâliye ve kemâliye,

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.