kapıcıya bahşiş nev'inden ancak beş derecesi muvâfık olur, fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dâhiline sokmasın.
İşte, bu sırra binâen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para, diğer lokma, en a'lâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsâvîdirler. Boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsâvîdirler. Belki, bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız ve zararlı bir isrâf olduğu kıyâs edilsin.
Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. “Hâkim benim” der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak, “Aman, doktor gelsin, harâretimi teskin etsin, ateşimi söndürsün” dedirmeye mecbur edecek.
İşte, iktisad ve kanâat, Hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsrâf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakîkiyi kaybeder. Tenevvü'-ü et'imeden gelen sun'î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.
Üçüncü Nükte
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Sâbık “İkinci Nükte”de, “Kuvve-i zâika kapıcıdır” dedik. Evet, ehl-i gaflet ve rûhen terakkî etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiata çıkmamak gerektir.
Fakat, hakîki ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası –“Altıncı Söz”deki muvâzenede beyân edildiği gibi kuvve-i zâikası– Rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mîzancıklarla ni'met-i İlâhiyenin envâ'ını tartmak ve tanımak, bir şükr-ü manevî sûretinde cesede, mideye haber vermektir.
İşte, bu sûrette kuvve-i zâika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, rûha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkınde hükmü var, makamı var.
İsrâf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ'-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşrû olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takib edebilir. Ve o
