veremez. Öyle ise, benim Rabbim O’dur ki, hem hâtırât-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar, “Haydi gir” der.
İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünûnuna sarf eden ihtiyar kardeşlerim! Kur'ân’ın lisânındaki mütemâdiyen “Lâ ilâhe illâ Hû” fermân-ı kudsiyesinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tağayyür etmez kudsî bir rükn-ü îmânîyi anlayınız ki nasıl bütün manevî zulümâtı dağıtır ve manevî yaraları tedâvi eder!
Bu uzun mâcerayı, ihtiyarlığımın ricâ kapıları içinde derci, âdeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat, bana yazdırıldı diyebilirim. Her ne ise, sadede dönüyorum.
Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın sadâkatsizliği neticesinde o şa'şaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul’un hayat-ı dünyeviyesinin ezvâkından bana bir nefret geldi. Nefis, meftûn olduğu ezvâkın yerinde manevî ezvâk aradı. Bu ehl-i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir tesellî, bir nur istedi. Felillâhilhamd, Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, âkıbetsiz ezvâk-ı dünyeviye yerine, hakîki, dâimî ve tatlı ezvâk-ı îmâniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur-u Tevhidde bulduğum gibi; ehl-i gafletin nazarında soğuk ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur-u Tevhid ile çok hafif ve harâretli ve nurlu gördüm.
Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Mâdem sizlerde îmân var ve mâdem îmânı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyâz var; ihtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakîki soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalâletin ihtiyarlıklarıdır; belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar “Vâ-esefâ, vâ-hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem îmânlı ihtiyarlar! “Elhamdülillâhi alâ külli hâl” deyip mesrûrâne şükretmelisiniz.
On İkinci Ricâ
ONİKİNCİ RİCÂ
Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde nefiy nâmı altında, işkenceli bir esâretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhâbereden men' edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem de gurbet içinde gayet perîşan bir hâlde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur'ân-ı Hakîmin nüktelerine, sırlarına dair benim için medâr-ı tesellî bir nur ihsân etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmağa çalışıyordum. Vatanımı, ahbabımı, akàribimi unutabiliyordum.
