Birinci Vecih
Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücûd libâsını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücûd libâsını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyîr eder; muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfi ismi hastalığı istediği gibi, Rezzâk ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkezâ...
مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فيِ مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
İkinci Vecih
İkinci Vecih: Hayat musîbetlerle, hastalıklarla tasaffî eder, kemâl bulur, kuvvet bulur, terakkî eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücûddan ziyâde, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
Üçüncü Vecih
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydân-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfât yeri değildir. Mâdem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubûdiyettir. Hastalıklar ve musîbetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubûdiyete çok muvâfık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibâdet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.
Evet, ibâdet iki kısımdır:
Bir kısmı müsbet, diğeri menfî.
Müsbet kısmı ma'lûmdur.
Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musîbetlerle, musîbet-zede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hàlis bir ubûdiyet yapar. Bu ubûdiyete riyâ giremez, hàlistir. Eğer sabretse, musîbetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibâdet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçer.
Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhâcir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir hastalığına ziyâde merak ettim. Kalbime ihtar edildi: “Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçiyor.” Zâten o zât, sabır içinde şükrediyordu.
Üçüncü Nükte
ÜÇÜNCÜ NÜKTE:
Bir-iki Sözde beyân ettiğimiz gibi, her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisânına ya “Ah!” veya “Oh!” gelir. Yani, ya teessüf eder, ya “Elhamdülillâh” der.
Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zevâl ve firâkından neş'et eden manevî elemlerdir. Çünkü zevâl-i lezzet elemdir. Bazen muvakkat bir lezzet dâimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor.
